Tahsin Yücel’in Yazarlığı ve Varlık Yayınevi

Prof. Dr. Tahsin Yücel, çok birikimli ve çok yönlüydü. Bilim insanı, eğitimci, yazar, romancı, öykücü, çevirmen, eleştirmen... Her biri ayrı ayrı değerli…Tahsin Yücel’le, İstanbul Şişli’deki evinde, 2004 yılının Haziran ayında görüşmüştüm. Gününü kaydetmemişim. ‘Sakınılan göze çöp batmış’, özene bezene hazırladığım soruları yük olmasın diye ayırdığım kitap ve kâğıtlarla birlikte yanlışlıkla büroda bırakmıştım. Bu durumun verdiği sıkıntıyla onu dinlemeye başladım, ama Tahsin Yücel’in sevecen, hoşgörülü tutumu kısa sürede tedirginliğimi atmamı sağladı. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğim keyifli bir söyleşi gerçekti.

Tahsin Yücel, edindiği kültürün, yaşadığı yılların ona kazandırdığı bir bilgelikle kelimelerini özenle seçerek konuşuyor. Yapıtlarında gördüğümüz ‘ince eleyip sık dokuyan tutum’ konuşmasına da yansıyor. Söylediklerinin kastını aşmamasına, tam olarak anlaşılmasına dikkat ediyor. Ama düşüncelerini de eleştirisini de nazikçe ama eğip bükmeden açıklıyor. Konuşması akıcı, okuduğu romanların kahramanlarından kırk yıllık dostlarını, anlatıyormuşçasına sevgiyle söz ediyor.

Varlık Yayınevi’ndeki Çalışma Onun İçin Farklı Bir Okul Olur

Tahsin Yücel, 1933 yılında Elbistan’da doğmuş, çocukluğu Elbistan’ın, Ötegeçe semtinde geçiyor. Babasını, daha üç yaşına basmadan kaybediyor. Yaşadıkları bölge, zengin bir yer değildir, Yücel’ler de çok zor, kıt kanaat geçinen bir ailedir.Başarılı bir öğrenci olan Yücel, önce Galatasaray Lisesi’nde, parasız yatılı olarak okur.

1953’te, İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi’ne girer ve Varlık Yayınevi’nde çalışmaya başlar.Bir yıl sonra 1954’te İktisat Fakültesi’nden ayrılarak, İÜ Edebiyat Fakültesi’nin Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydını yaptırır ve ilk öykü kitabı: Uçan Daireler’i yayımlar. Üniversite döneminde yarım gün Varlık Yayınevi’nde çalışarak okur. Bu çalışma, onun için farklı bir okul olur. Yücel’in Varlık Yayınevi’ndeki çalışması 1960 yılına kadar sürer.

1960’ta İÜ Edebiyat Fakültesi’nin Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir ve aynı bölüme asistan olur. 17 Ocak 2000’de emekli oluncaya kadar bu bölümde, öğretim üyesi olarak çalışır.

Varlık Dergisi’ni 1932 yılında Yaşar Nabi bazı arkadaşlarıyla birlikte kuruyor. Esas olarak başlatan da sürdüren de Yaşar Nabi Bey’dir. Varlık Dergisi, 1946’ya kadar küçük boyda bir amatör dergi görünüşünde yayımlanır. Orhan Veli’nin, Melih Cevdet’in ilk şiirlerini yayımladığı zaman da boyutu böyledir. Yaşar Nabi 1945 ya da 1946’da Kadıköy’deki evini satarak Varlık Yayınevi’ni kurar. Varlık Dergisi’ni o ünlü boyutuyla çıkarmaya başlar. Bu arada çağdaş edebiyattan birtakım nitelikli çeviri kitaplarını ve o zamanın genç kuşağının yapıtlarını yayımlar. Dergi çok başarılı olur. Güzel bir dergidir. Dergi ve kitaplar bütün Anadolu’ya dağılır. O zaman, çok fazla dergi de yoktur, olanlar da daha çok amatör niteliktedir. Köy Enstitüleri Varlık Yayınevi’ni çok destekler. Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ünün yayımlanması, 1950 yılında Türkiye’de olay olur. Kitap pek çok baskı yapar.

Genç edebiyatın temsilcisi olması, ülke gerçeklerine eğilen bir dergi olması, derginin yazınsal ve içeriksel nitelikleri Varlık Yayınevi’nin ününü artırır. Derginin baskı sayısının 15 bine yükseldiği bir dönem yaşanır. Bu çok sürmez. Yoğun istekler doğrultusunda derginin 15 günde bir yayımlanması kararı alınır. Dergi 15 günlük olunca tirajı biraz aşağıya iner. Gene de uzun bir süre 8–9 bin satış yapar.

Varlık kitapları, önce bir liralık küçük kitap boyutunda yayımlanır. Bazı romanların bu boyutta yayımlanması mümkün olmaz. Belli kitapları seçmek zorunda kalırlar.

Tahsin Yücel, o yılları daha dün yaşamış gibi canlı bir biçimde anlatmıştı: “Yaşar Bey’in, günlerce o küçük odada bir aşağı bir yukarı yürüyerek iki liralık kitaplar çıkarsak mı çıkarmasak mı diye düşündüğünü anımsıyorum. İki liralık ilk kitap John Steinbeck’in Tatlı Perşembe’siydi, çok başarılı oldu. Böylece dört liralık kitaplara kadar çıkıldı. Bugüne gelince (2004 yılı), Varlık Dergisi’nin baskı sayısı üç binler dolayında, başka edebiyat dergilerinin de en fazla üç- dört bin adet sattığını sanıyorum. Bunun nedeni belki de çok sayıda derginin olması.

“Kitap yayını açısından bugün Türkiye’nin çok zengin durumda olduğu söylenebilir. Çok kitap yayımlanıyor. Bayağı büyük, önemli yayınevleri var. Küçük yayınevleri de yaşamlarını sürdürüyorlar. Bunu neye borçluyuz derseniz. İnsanlarımız çok mu okumaya başladılar?! Nüfus arttı. Her şeye karşın o nüfusun içinden okuyanlar da çıkıyor. Okuma konusunda çok destek verilmese de... Engelleyici nedenler var: Üniversiteye, özel okullara giriş için yapılan test sınavlarının, okuma alışkanlığının edinilmesi açısından da, eğitimimiz açısından da, genel olarak kültürümüz açısından da büyük zararı olduğunu düşünüyorum. İnsanlar artık yazı yazmıyor, çarpı koyuyor ya da yuvarlağı karalıyor. Bu iş ilkokul üçüncü sınıftan başlatılıyordu. Şimdi 8. sınıfa ertelendi. Böylece çocuklarımız okuyup yazmaya değil, test çözmeye alıştırılıyor.”

Neden yazıyorsunuz?

Sizi yazmaya iten etken neydi, neden yazıyorsunuz, diye de sormuştum: “Niye yazıyorum, Balzac’a sorduklarında ‘ünlü ve zengin olmak için’ demiş, gerçekten onun öyle bir tutkusu vardı. Doğrusu, ben niçin yazıyorum sorusunu uzun zaman sormadım kendime. Bir yerde çok erken başladığım için. İlk öykü kitabım Uçan Daireler çıktığında 20 yaşındaydım. Benim kişisel yaşamımda doğal olan, yazmakmış gibi geldi hep, sonra çok değişik türlerde de yazdım. Çeviriler yaptım, bilimsel özellikte hem Türkçe, hem Fransızca kitaplar yazdım. Öykü, roman ve deneme... Yazmak bir gereksinimdi benim için. Aklınıza bir şey geliyor, bunu yazma gereksinimini duyuyorsunuz, şu ya da bu amaçla değil. Denemede, bir düşünceyi geliştirirsiniz, bunun başkalarına da yararı olur. Ama Peygamberin Son Beş Günü’nün kime ne yararı olabilir diye sorulabilir. Zamanla şu düşünceye geldim: Edebiyat, yani roman, öykü, şiir, deneme, bir bilgi türüdür. İnsanlara belirli bir bilgi iletir. Belirli bir duyarlık, belirli bir düşünce biçimi iletir. Kendi yapıtım için söylemiyorum, genellikle tüm yazın yapıtlarının böyle bir özelliği vardır. Bazen insanlara bakarsınız, öyle şeyler yapar, öyle şeyler söylerler ki- bunu televizyonu açtığınızda sık sık görür duyarsınız- hele bu son zamanlarda, öyle konuşuyorlar ki bu adam hiç roman okumamış, öykü, şiir okumamış diyorsunuz. Okuduysa da iyisini okumamıştır. Sözü uzatıyorum, sorduğunuz sorunun da çevresinde dolaşarak, bir yazımda da yazdım bunu, Yazın Gene Yazın’da. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında, kız kardeşiyle annesi, romanın kahramanı Raskolnikof’u görmeye gelirler. Bu sırada kız kardeşin bir avukatla evlenmesi söz konusudur. Raskolnikof yoksul bir ailedendir. Avukat ‘Yoksul bir genç hanımla evlenip onu rahata kavuşturursam, bana minnettar kalır ve sadık olur’ diye düşünür ve bunu normal bir şey olarak söyler. Ama bu çıkarcı anlayış Raskolnikof’un tepesini attırır. ‘Böyle bir adamla evlenilmez’ deyip çıkar. Bu tür düşünceyi normal görenler olabilir. Bir yerde zengin bir adamla evlenip onun maddi olanağından yararlanmak kimilerinin hoşuna gidebilir. Avukatın bir mektubunu okurlar, Raskolnikof: ‘Adam avukat olmuş, ama okumamışlar gibi yazıyor’ der. Ben bunu hep roman okumamış olarak yorumlarım.”

Neden roman okumalıyız?

Benim çevremde okuyan, ama roman okumayı zaman kaybı olarak değerlendiren arkadaşlarım var. Sizse, “Bana sorarsan, ‘okumuş’ adam diploma almış adam değil, ‘roman okumuş adamdır’ diyorsunuz. Neden roman okumalıyız?:

Edebiyat bizim dünyamızı genişletir. Yaşamımız genellikle sınırlıdır. Örneğin ben, İstanbul’da değişik yerlere gittiğim de oluyor ama günlerim genellikle hep şu Taksim-Şişli arasında geçiyor. Emekli olmadan önce de Beyazıt’a kadar giderdim, arada yurtdışına da gidiyoruz ama gene de günlük yaşamımız sınırlı. Ne iş yaparsak yapalım... Edebiyat bizim dünyamızı genişletir. Gördüğümüz yaşam örnekleri, insan örnekleri sınırlı, oysa edebiyat bizi bambaşka dünyalara açıyor, bize başka mantıkları, başka bakış açılarını gösteriyor. Bir de edebiyat, diyebilirim ki, bazı şeyleri, daha güçlü bir biçimde duyuruyor. Dostoyevski avukatın düşünce biçimini bize öyle bir sunuyor ki, biz de bu önerinin bayağı bir düşünce olduğunu, çok daha açık bir şekilde görüyoruz. Değerlerimizi güçlendiriyor, insanlık değerinin ne olduğunu duyuruyor, dünyamızı genişletiyor. Edebiyat da bir bilgi türü, elbette bir matematik, fizik kimya gibi değil. Felsefe gibi de değil ama onlardan uzak da değil. En ilkel toplumlara da gitseniz sözlü de olsa bir edebiyatları var. Sözlü edebiyat küçümsenecek bir şey değil. Bir Yunus Emre’yi, bir Karacaoğlan’ı düşünürsek…

“Yani her toplumda gereksinimi duyulmuş bir etkinlik. İşte karınca kararınca bizler de bir ucundan katılıyoruz. Yazınla ilgilenme gereksinimi duymamak bir eksiklik. Her şeye yararcı açıdan mı bakmamız gerekir? Bu bize zaman kaybettirir! Tiyatroya, konsere gitmek de bir zaman kaybı olarak değerlendirilebilir. Aslında değil, bazıları için bir kazançtır. Oyalanmak için de roman okunabilir, oyalar da. Örneğin Dostoyevski’nin bir romanını elinize aldığınızda birazcık alışkanlığınız da varsa kolay kolay bırakamazsınız. Şiirin başka bir anlatım gücü, bir duygu zenginliği, bir duyurma biçimi vardır. Fakat bu alışkanlığı edinmemişsek, yapacak bir şey yoktur. Raskolnikof’un eniştesi gibi olma tehlikesi hep tepemizde demektir.”

Tahsin Yücel’i, bilge ve alçakgönüllü yazarımızı, on altı yıl önce anlattıklarıyla anımsatmak istedim. Umarım kitapları okunuyordur. Onu özlem ve saygıyla anıyorum.