Nihayet bayrama ulaştık.

O zaman bayramın anlam ve önemine uygun bir yazı yazmalı...

Bu yazı kaleme alınırken TÜİK enflasyon verilerini açıkladı. Mayıs ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 18.71 arttı...TÜFE’de, bir önceki yılın aynı ayına göre çeşitli mal ve hizmetler %26,75, ev eşyası %24,54, eğlence ve kültür %20,06 ve lokanta ve oteller %19,77 ile arışın yüksek olduğu diğer ana harcama grupları oldu.

Tüketicinin tenceresinin kapağının üstüne çöken gıda enflasyonu ise yüzde 30 cıvarlarındaki zirve rakamlarını terk etmiyor!... 

Ama bugün bayram.

Bugün güzel şeyler söylemek gerek...

Damat Bakan, bu verilerin hemen ardından enflasyon rakamlarının, “Yıllık bazda hem tüketici enflasyonunda, hem üretici enflasyonunda hem de çekirdek enflasyonda yakalanan önemli düşüşü ortaya koyduğunu” ifade etmedi mi?...

Ayrıca unutmayın. Her ne kadar geçtiğimiz ay, markette, pazarda her ne kadar; bezelyeyi 6, limonu 7, yeşil, barbunya fasülyeyi 10, eriği, çileği, kirazı, yeni dünya gibi meyvelerin kilosunu 15 TL’ den aşağı yiyemesek de yaz geldi ya!...

Artık marketi, pazarı güller basar merak etmeyin... Pazarda mahçup “yarım kilo” etiketlerinin yerini hızla “bir kilo” etiketleri alır. Marketlede ise iki üç çeşit alışveriş yapan tüketiciye bir poşet bedeva diye promosyonları görmemiz yakındır!...

Ayrıca, Ramazan, dünyevi isteklerin, hırsların, arzuları dizginlendiği, açlığın ne demek olduğunun ve yoksulun halinin anlaşıldığı bir fazilet ayı değil miydi ?...  Peki, geçtiğimiz Ramazan’ın faziletini taa yüreğinde duyan piyasa simsarları da bu memleketin evladı değil mi?... İşte onlar da bu şiardan hareketle ellerini vicdanlarına koyup karlarından fedakarlık yapmış olamazlar mı sanki? Özellikle iftariyeliklerde; peynirde, zeytinde, reçelde, balda, hele pastırmada!...

Örneğin, fırıncı Nisan ayında tüketiciden aldığı 4 ekmekten sadece birini zam olarak geri aldı!... Ayrıca, bakın hakkını yemeyin, Ticaret Bakanlığı seçim öncesi ekmek zammını geri aldırmak için her türülü çabayı göstermedi mi?... Eh artık her şeyin bir sınırı vardı. Seçim de bitmişti! O zaman fırıncı da enflasyon karşısında ezdirilmemeliydi değil mi?...

Yine bu yılın Ocak ayında yapılan gıda kodeksi değişikliği sonucu ekmeğin 250 gramdan 200 grama düşürülüp yine bir Liradan satılmasıyla da  tüketicin her beş ekmeğinden biri elinden alınmıştı. Ama olsun, böylece ekmek israfı önlenecek ve ulusal ekonomiye önemli katkılar sağlanacaktı!

Böylece Ramazan öncesi sadece Ocak-Nisan arası yüzde 56 aran fiyatlar sonucu vatandaşın her iki ekmeğinin biri elinden alınmıştı ama ilgili ve yetkililer “serbet pazar ekonomisinin gereklerini”  düşünmüş olamazlar mıydı?...

Ardından, bu durum Ramazan’ın olamazsa olmazı Pideye yansıtılmalıydı. Nitekim yapılan bir düzenleme ile bu da çözüldü. Ankara'da 2018 yılında 275 gram Ramazan Pidesi 2 liradan satılırken, bu sene gramı artırılarak 300 gram pide 2,5 TL’ ye yani,  kilosu 8 Lira 33 kuruşa çıkarıldı. Yani kilosu 8 Lira 33 kuruş... “Yumurtalı ve bol susamlı ramazan pidesi fiyatı yurt genelinde kilogramının 10 Liranın üzerinde satılamayacak !!!”

Şimdi bazı çevreler : “Fiyatı 10 Liralara dayanan pideye, Ramazan Pidesi mi yoksa, ‘Zamazan’ Pidesi mi denir ?” şeklinde “münafıklık”  yapsa da artık bunun taktiri de tüketiciye kalmış ...

Zira, Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Eskişehir gibi büyük şehirle Halk Ekmek Fabrikalarında pide  fırıncı pidesinin yarısından daha ucuz. Kilosu 4 Lira!...

Ulusal Süt Konseyi çiğ süt referans fiyatını Litre başına 2 TL’ ye çıkartsa da, Ankara’ da sokak sütü bile 4 TL’ olsa da, piyasanın ve ekonominin gereklerini bilen “tacir” bu fiyatı adeta zam rampası olarak kullanıp, kilosunu 29 TL  olan yağsız beyaz peyniri 34,5 TL’ ye, tereyağı 55-65, kaşar peyniri 40-70 TL’ ye doğru roketlese de, bu durum liberal ekonominin, serbest pazarın bir tezahürü olarak da kabül edilemez miydi?...

Liberal Kapitalizm’in,  babası Adam Smith, “Bırakınız yapsınlar, bırkınız geçsinler” (laissez faire, laissez passer) derken bunu anlatmamış mı idi ?...

Şimdi, bazıları; “ya et, ya benzin, doğalgaz, ulaşım vb.”  diyecekler belki de.

Ama bugün bayram!...

Güzel şeyler söylemek gerek...

O zaman yazıyı geçtiğimiz Ramazan’ da, düzenlenen şatafatlı bazı iftar sofralarına ithafen  güzel bir fıkra ile bağlayalım:

Bektaşi Baba doğal olarak Ramazan’ da da oruçlu. İftara az var. Karnı gurulduyor...Baba İstanbul'da gezinirken, padişahın sarayı olduğunu zannettiği görkemli bir konağın yakınından geçmekte. Bir kalabalık da koşuştura koşuştura o konağa gidiyor. Merak edip koşuşturanlara sorduğunda ona; “Bu konak Padişahın kulu Rüstem Paşa’ya ait, biz de iftara oraya gidiyoruz. Gel seni takıl ” derler.   Baba erenler de onlara katılır. Sonunda çok şatafatlı bir konakta, yüzlerce kişiye verilen iftar sofrasında bulur kendini. Baş köşede Rüstem Paşa olmak üzere samur kürklü, ipek mintanlı, kallavi kavuklu şürekanın yanında sofrada o da kendisine bir yercik edinir. Dualar edilir. Top patlar... Kaymağından balına,  kebabından, pilavına, zerdesine, mükellef sofraya dalar herkes. Baba erenler ilk hızını alıp karnı doyar gibi olunca bu şık giyimli, alalı valalı grubu merak eder. Bu sofrada, kendine ve yakınlarına bir ömür yetecek envai çeşit yiyecek, içecek vardır. Yanında oturan ensesi kallavi, mintanı ipek ebruli, elmaslı, gümüş tesbihli, altın köstekli  zatı muhtereme, “iftara katılan zevatın kim olduğunu” sorar. Aldığı yanıt; “Biz Rüstem Paşa’nın, Rüstem Paşa da padişahın kullarıyız” olur... Peki

Bunun üzerine tepeden tırnağa önce yanındakini, sonra da iftara katılan kallvi zevatı iyice süzen baba erenler, ellerini semaya açarak; “Rabbim, bir padişahın kuluna, bir Rüstem Paşa’nın kuluna bak! Sonra, bir de senin kuluna bak!der.

Bugün bayram !...

Güzel, sözler söylemek gerek...