“Delilik, tıpkı diğer organlardaki hastalıklar gibi belli bir bölgedeki normalliğin sakatlanmasıysa, bir delinin arızası zihninde mi, yoksa beyninde mi meydana gelir?”

“Jinekologlar rahme, nefrologlar böbreklere, kardiyologlar kalbe bakıp, kendi alanlarıyla ilgili hastalıkları görüp tanırken, buradaki doktorlar tam olarak neyimize bakıyor, ne arıyor, hastalığımızı tam olarak nasıl teşhis ediyor, gerçekten anlamıyorum…”

Nermin Yıldırım’ın son romanı Misafir içinden alınan bu bölümler, roman kahramanı Esin’in, adına Ev denilen akıl hastanesindeki sorgularına ilişkin. Sahi bu dünyada kimlere deli deniliyordu? Deli olanlar sadece akıl hastanesindekiler miydi? Normalliğin tanımı neye göre çiziliyordu? Peki, ya o akıl hastanesinin dışındaki koca dünyada herkes normal miydi? Her şey normal sınırları içerisinde mi seyrediyordu?

Yaşamın sınırlarına ya da zorlu köşelerine tanık olduğumuz zamanlarda hepimizin aklından geçen sorular bunlar. Çoğu zaman “deli işte” diye kendi aramızda gülüp geçtiğimiz takılmaların dışında deliliğe dair gerçek bir sorgu kapısını aralayan Misafir kitabı, insana ve insanlığa başka bir açıdan, hatta daha da derinlerden bakmaya olanak sağlıyor. 

Kitap boyunca kahramanların yaşamları gözlerimizin önünden geçerken kendi yaşamlarımıza ilişkin sorgularımız da su yüzüne çıkıyor. Kendi yaşamlarımızda aklımızın ya da toplum nezdinde normalliğimizin sınırlarını zorlayan yaşanmışlıklar hatırımızda beliriyor. Tüm bunların dışında bir de dünyanın delirme hallerini fark ediyoruz. Hadi biz tüm çabamızla normallik sınırları içinde kalmaya çalıştık, peki ya dünya? Dünyada da bir gariplik yok mu sizce?

Adına Ev denilen akıl hastanesinde misafir diye tanımlanan hastalardan Esin ve hemşire yani Abla olarak anılması şart koşulan hemşirelerden Rikkat’in anlatıları dünyanın delirme hallerine de götürüyor okuyucuyu.

Roman’ın 148. sayfasında Esin’in, “…Dışarıdayken Twitter’da ha bire dört patisi koparılmış köpeklerin, öldürülüp buzdolabına saklanmış çocukların fotoğrafına bakar, karakter kısıtlamamız elverdiği ölçüde küfredip rahatladıktan sonra, İnstegram’a geçen yazdan kalma bol gülüşlü tatil fotoğrafımızı koyardık. Hem keçileri kaçırdığımızın hem de güzel günlere inanmaya çalıştığımızın ispatıydı bu…” diye beliren sözleri dışarıdaki dünyada yaşadıklarımızı sorguya çekiyor. Hatta sorguya çekmekten öte dışarıdaki dünyada nasıl bir delirme halinin içinde olduğumuzu anlatıyor.

Hele kitabın içinde öyle bir bölüm var ki bu delirme halimizin tam da yabancılaşma hallerimiz ile nasıl da birleştiğini ve çıkmaz sokaklarımızı derinden derinden hissettiriyor. Roman’da Esin’in oda arkadaşını kaybettikten sonra içindeki isyanla yüzleşiyoruz. O isyan yeri geliyor tüm hastaneye öfke, yeri geliyor dağları yerinden oynatacak bir güç oluyor; ama ne olursa olsun sistemin dışına çıkıverdiği o anlarda elektroşokların, işkenceyle özdeşleşmiş mavi odaların ehlileştirmeye çalıştığı bir çaresize dönüşüveriyor. O çaresiz, romanın tam da bu anlarında bizim kendi dünyamızdaki çaresizliklerimize beni götürüyor. Bir şeylerin ters gittiğini anladığımız noktada isyan edecekken bütün şiddeti ile ehlileştirilmeye çalışıldığımız yabancılaştırma metotlarını içim sızlayarak anımsıyorum.

Dünyada barış özlemi kuran insanları, özlemleri kursaklarında kalırcasına cezalandırılanları, manevi değerleri para karşılığında satarak kapitalizmi canavar gibi üstümüze salanları, tüm sosyal ilişkilerimizin içine giren hırsın, rekabetin ve çıkarın kanlı pençelerini, bir yere tırmanmak uğruna birbirinin tepesine merdiven basamağı gibi basıp birbirlerini ezenleri, adı teröriste çıkanları, çıkmayanları…

Ve kitabın 131. Sayfasında Veba romanından söz ediyor. Veba illetinin koca bir şehri sarıp nasıl da yuttuğundan… Ben bizdeki vebayı düşünüyorum. Hem bizdeki hem dünyadaki vebanın koca bir insanlığı nasıl da yutup yok ettiğinden… Nasıl da yok oluverdiğimizi düşünüyorum. Yok olmak istemediğimizde nasıl da sistemin dışına itiliverdiğimizi. Kiminin adının deliye, kiminin teröriste nasıl çıktığını!

Yazar, usta kalemi ile romanın sayfalarını oya gibi işlerken derinlerden bir umut ışığının da varlığını da sayfalara yerleştiriyor. Romanın sonlarına doğru, dünyanın tüm acı gerçeklerine rağmen hepimizin dünya üzerinde düştüğümüz bir toprak kadar yer kapladığımızı hatırlatıyor. O halde ışığı takip etmelisin diyor. Mutluluğun yaşadığımız küçük anlarda gizli olduğunu ve özlemini duyduğumuz şeyler için yaşama sıkı sıkı tutunmamız gerektiğini söylüyor.

Ben de yabancılaştırma adına bunu düşünüyorum. Evet, yaşadığımız her şeye rağmen… diyorum ve kitabın içinde hiç unutulmaması gereken o sözleri tekrarlıyorum:

“BEN DUYGULAR İÇİNDEN ÜMİDİ SEÇTİM. ÜMİT Kİ DÜNE UZAK FAKAT YARINA EN YAKIN OLAN!”