Tonguçlar Unutulmaz

Onlar / ateşler yaktılar, adı sanı unutulmuş dağ başlarında. Titreyen alevlere çıra oldular uzak köylerde, birden harladılar ve onun için horlandılar. Her biri birer akıncıydı onların: Yabana karşı, ezilmeye sömürülmeye, gericiliğe, bağnazlığa karşı akıncı... Başta/ ulusları sömürenler (Emperyalistler / küresel çeteler) telaşlandılar, sonra toprak ağaları... Türkiye’nin, neyine gerekti güneşin aydınlığı, ne demekti “iş bilmek, iş içinde üretmek!” Ne demekti her ihtiyacını kendi karşılamak? Kalkınmamalıydı köyler, çağ / atlamamalıydı bu ülke! Kapanmamalıydı/kapitalizmin ekmek kapısı...

Oysa onlar, aydınlık bir gelecek için yollara düşmüştüler yırtık elbiseleriyle. Yalın ayaktılar. Kimi kamyon kasasında, kimi yayan... Gece gündüz, ellerindeki yamalı bohçalarıyla Ferhat gibi dağları yardılar. Yollarda aç susuz kaldılar; kimi tipiyle boğuştu karda kışta, kimi çakallarla... Yaşları da küçüktü hani, henüz çocuktular. Buna rağmen korkmadılar, yılmadılar... Değil mi ki aydınlık bekliyordu onları. O/ küçücük temiz yüreklerine/ umudu sardılar. Sonunda soluğu / Köy Enstitülerinde aldılar.

Talip APAYDIN diyor ki:

            “Ne rüzgârlar esti karşıdan
            Gözümüzü kırpmadan göğüsledik
            Bin yılların açığını kapatmak
            Ne demektir, onu öğrendik.”

Köy enstitüleri bir bakıma ATATÜRK devrimlerinin uygulanışıydı: Laik, akılcı, bilimsel... Ne güzeldi inanmak yarınlara, ne güzeldi umutları, bir lokma ekmeği paylaşmak. Ya vatan için yalnız emeğini değil, canını bile ortaya koymak! Bilimle yoğrulmuş öğreticilerin elinde şekillenmek! Sonra da bal arıları gibi dört bir yana, Anadolu’nun en ücra köşelerine dağılmak...Onlar, hem doğayı hem insanı sevdiler hem de diğer canlıları...

Kuş uçmaz / kervan geçmez yollara düştüler. Terk edilmiş, susuz bırakılmış kıraç toprakları, elleriyle kazdı, sulayıp yeşerttiler; ya / Yörük Ali gibi yiğittiler ya da Kara Fatma, Gördesli Makbule’ydiler. Onlar, işe koyulunca çiçeklendi bozkır. Dağlarda, ovalarda, yaylalarda laleler açtı; karanfiller, sümbüller, yıldız çiçekleri, cennet kuşu çiçekleri, gelincikler ve papatyalar... Evet, bal arıları gibiydiler. Bal arısı gibi bütün çiçeklerine kondular Anadolu’nun,  Bir bir işlediler onları / devrimlerin ışığında. Her işte ustaydılar: Terzi mi, teknisyen mi dersin; marangoz mu, çiftçi mi; sağlıkçı mı, arıcı mı, duvarcı ustası mı? Hem de nitelikli öğretmendiler. Bal tutan değil, balı üretendiler.

Bir Tonguç Babaları vardı başlarında, babaların babası! Onun sayesinde işlendi Anadolu toprağı.  1926’da eğitim- öğretimciler için Ankara’da açılan "İş İlkesine Dayalı Öğretim Kursu"na katılır İsmail Hakkı Tonguç. Bu kursta "İş için, iş içinde, işle eğitim" anlayışını geliştirir. İşte bu anlayış, Köy Enstitülerinin ana ilkesi olmuştur.Peki, kimdi bu Tonguç BABA?

TONGUÇ BABA

O, fedakâr bir eğitim- öğretim devrimcisiydi. Bir fener gibi gidiyordu karanlığa bulanmış köylerine Anadolu’nun. Ne kar ne kış dinlerdi, ne yağmur ne dolu... Bindi mi Atına yollar temizlenirdi taşından kayasından; ona yol vermeye çalışırdı engebeler... O,bereketin  simgesiydi sanki: Gittiği her yerde, onun verdiği can suyuyla fidanlar gururla boy atıyor, kurak toprak tava geliyor, ana yollar açılıyor; bağlar bostanlar coşuyordu. Köyler hareketleniyor, canlanıyor; “nerde hareket orda bereket” misali bereket yağıyordu toprağa!

Onun çabalarıyla 1940-1946 yılları arasındaki kısa bir dönemde 1.500 kadarı kadın olmak üzere 17.341 öğretmen, 8.675 eğitmen ve 1.591 sağlıkçı yetiştirilmiş. Yine aynı dönem, 15.000 dönüm işe yaramaz arazi/ verimle hâle getirilmiş, 1.200 dönüm bağ ve 250 dönüm sebzelik alan oluşturulmuş, 250.000 ağaç dikilmiş, 900.000 hayvan yetiştirilmiş, yaklaşık 700 bina ve 100 km yol yapılmıştır. Bunlar;devlet bütçesinden çok az kaynak alınarak/ öğretmen ve diğer okullardan da getirilen öğrencilerin iş gücüyle/başarılmıştır. Yani, imece geleneğiyle örüldü duvarlar, kuruldu çatılar.O kısacık ömründe Köy Enstitüleri sevgiyle, bilimle, emekle  Anadolu’nun yirmi ayrı köşesinde bereket tüten ocak oldular.

Baba Toguç’un ön ayak olmasıyla ünlü şairler yetişti, ünlü yazarlar çıktı / Anadolu’nun bu kavruk çocuklarından: Mahmut MAKAL,  Fakir BAYKURT, Dursun AKÇAM, Talip APAYDIN, Mehmet BAŞARAN ve daha niceleri... Bilim adamları, politikacılar, yöneticiler.

Düş denizleri dalgalandı, yusufçuklar havalandı. Çam ve kekik kokusu sardı dört bir yanı. Koyunlarında yıldız taşıdılar köylere. Coşmuştu sessiz sessiz akan dere. Türkü tadında, güzel bir masal tadında dinliyordu öğrencileri onları. Hep birlikte sıvadılar kolları...

Çok çabuk sürgün veriyordu bozkırın çiçekleri. Çeliğe su verircesine işleyip eğitiyorlardı yanık yüzlü çocukları. Kitap okuttular, çatlamış toprak misali ellerine, kalemi yakıştırdılar onların. “kafa, yürek ve el eğitimi”yle dinciliğin, ırkçılığın,  mezhepçiliğin yer bulamadığı demokratik bir ortamda binlerce çocuğu eğitip köylere gönderdiler.

Yine bir araştırmacı o sıralar Anadolu’da “%30’lardaki  okuma yazma oranının / o kısacık dönemde %60’lara yükseldiğini söylüyor. Oysa bugün aradan kaç yıl geçmesine karşın, 2018 TÜİK verilerine göre Türkiye’deki okuma-yazma oranı / hâlâ yüzde yüzü bulmamıştır:  % 96 civarındadır.

Meclisteki/“devrimlere düşman” kadroların, 1946’da,Köy Enstitülerini yıkma çabalarıyla 1954’te bu bilim yuvaları kapatılmamış olsaydı, “MEB eski müsteşarlarından Nuri Kodamanoğlu’nun (...) araştırmasına göre Türkiye’deki okuma-yazma oranı daha 1960’ta / %100’ü bulacaktı.” Hollanda Mektupları, İsmail Hakkı Tonguç ve Köy Enstitüleri” - Ali KAYMAK.

            **                               **

Şimdi de Prof.Dr. Enver Ziya KARAL’ın anlatımıyla Tonguç Baba kimmiş görelim:

“BİR İNSAN NEYİ, NASIL DEĞİŞTİRİR?”

Bulgaristan'da Silistre kentinin Tatar Atmaca köyünde doğar.
Sekiz kardeşin en büyüğü olduğu için bütün yük omuzlarındadır.
Aç karınlarını doyurmak için harman altında sapların arasında, tek tek buğday tanelerini toplar./ Evde herkes onun yolunu gözlemektedir.
Bazen bir avuç, bazen bir tas buğdayla evine döner.

Bir avuçla eve döndüğünde, sanki suç işlemiş gibi utancından annesinin gözlerine bakamaz, o gün bir bahane bulur, evden ayrılır.
Annesi bir avuç buğdayla çorba pişirip  kardeşlerini doyurana dek dönmez, aç uyur.
Yeter ki kardeşleri 'açım' demesin!..

Baraka gibi bir evde yaşarlardı, evin üstünü bulabildiği tenekelerle / kapatabildiği kadar kapatmıştı.
Bir sabah kalktığında, yağan yağmur, küçük kardeşinin beşiğini doldurmuştu.
O kardeşini kaybetti...

1914'te öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul'a geldi.
Maarif Na’zırı Şükrü BEY tarafından parasız yatılı öğrenci olarak Kastamonu Muallim Mektebine gönderildi
Sabah olduğunda okulun kahvaltısına kalktı, “karnımı ilk defa 21 yaşında doyurabildim” dedi.
Birinci Dünya Savaşının zor yılları... (Açlık ve Sefalet)

Önce öğretmenlik etti, sonra 1935'te “İlköğretim Genel Müdürü” oldu...
Çatısı olmayan evde kardeşini kaybetmişti ya
Onu hiç unutmadı.

Sık sık ata biner, köy okullarını ziyarete ederdi.
Bir gün yağmur yağarken bir köy okuluna gitti, içeri girdi.
Kim olduğunu söylemedi.
Öğretmen, çocukları çatının akmayan yerine toplamış/ yumak olmuşlardı.
Eyvah” dedi, “bu öğretmen, yürekli bir öğretmen / ama belli ki köy enstitüsü mezunu değil.”
“Çocuklar” dedi, “bana bir merdiven bulabilir misiniz?”
Birisi, “ben bulurum” dedi.
Merdiven geldi, çatıyı bir yağmur damlası bile akmayacak hâle getirdi.
Oradan ayrılırken, öğretmenin cebine kartını bıraktı.
Atına bindi, şiddetle yağan yağmura aldırmadan yoluna devam etti.
Öğretmen elini cebine attı, kartı çıkardı, okudu.

Şöyle yazıyordu:
İsmail Hakkı TONGUÇ
- İlk Öğretim Genel Müdürü
Kartın arkasındaki yazı da şöyleydi:
“Çatı yeniden akarsa, bana mektupla yazabilirsin.”
İşte bir öğretmen, bir idealist, bir eğitim devrimcisi...

Bu kahramanla ilgili bir anıya değinmeden geçemeyeceğim: 1919’da Eskişehir’de öğretmen olarak çalıştığı sırada / bir gün okulu işgal etmek isteyen İngilizlere direnir. Bunun üzerine İngiliz teğmen, İsmail Hakkı'ya tokat atar. Öğrencileri, genç öğretmenin öcünü almak isteseler de İsmail Hakkı onları sakinleştirip der ki:

"Sorun; sokak kavgalarıyla değil, bağımsızlığımızı kazanarak çözülebilir. Bağımsız olmayan uluslar,/ böyle tokatlara layıktırlar!"

Dünyanın gıptayla izlediği “Köy Enstitüleri Sistemi”, Türkiye sorunlarını / gerçekçi çözümler üreterek aşmak isteyenler için / başvurulması gereken/ vazgeçilmez bir kaynaktır.

İsmail Hakkı Tonguç, 24 Haziran 1960’ta Ankara'da hayata gözlerini yumar. Görevde kaldığı 11 yıl süresinde, 61 il merkezi, 305 ilçe ve 9105 köy gezen bu eğitim devrimcisinin emekleri boşa gitmemiştir

Bugün / Köy Enstitülerini yıkanların; Tonguç’u suçlayanların hepsinin  adı sanı yok olmuştur. Oysa, İsmail Hakkı TONGUÇ ansiklopedilere geçmiş, hakkında yüzlerce makale ve yapıt yazılmış bir kişiliktir. Yalnız Türkiye değil, bütün dünya O’nu iyi tanıyor.O / hep yaşayacaktır aklımızda, yüreğimizde, beynimizde... 

"Vatanı korumak, çocukları korumakla başlar. Çocuklar/ her türlü /  ihmal ve istismardan korunmalı ve onlar/ her koşulda /yetişkinlerden/ daha özel ele alınmalıdır" diyen, Mustafa KEMAL'in de hayaliydi köy enstitüleri. Bu hayali gerçekleştiren Tonguç Baba’nın kişiliğinde/ bütün Köy Enstitülü öğretmenlerimizi /saygı  ve özlemle anıyor;sözümüzü O’nun genç öğretmenlere tavsiyesiyle bitiriyoruz:

“Genç öğretmen! Devleti / sağılan bir inek sayan, onu sürekli sömürmek isteyen, kişisel çıkarlarını, her değerin üstünde tutan zihniyetten/ uzak / duracaksın!”

KAYNAK

  • Rıfat OKÇABOL - Unutturulan Bir Eğitimci: Tonguç Baba /
  • Arzu DOKUZOĞLU - Unutulmaması Gereken Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç
  • M. Cavit ALPASLAN - Bütün Dünya /ANADOLU’NUN RÖNESANS GÜNEŞİYDİ O
  • Seçkin ÖZSOY - Türkiye’den bir eğitim ütopyacısı:İsmail Hakkı Tonguç (1893-1960)
  • Ali KAYMAK- Hollanda Mektupları, İsmail Hakkı Tonguç ve Köy Enstitüleri”
  • Alper AKÇAM- Bir Eğitim Devrimcisi (alperakcam.com.tr)
  • Kaynak:https://www.bilgiyayinevi.com.tr/koylerin-yazgisini-degistiren-bir-resi…
  • Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi
  • Atilla Küçükkayıkcı- - HASANOĞLAN KÖY ENSTITUSU