Akademisyen Atakan Hatipoğlu ABD'de Yaşananları Değerlendirdi

Siyaset Bilimci ve Sosyolog Dr. Atakan Hatipoğlu Amerika'da yaşanan olayları yorumladı. Hatipoğlu yaşananları Amerikan yurttaşlık kültürünün ırk ve kimlik temelinde şekillenmesine bağladı.

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Siyaset Bilimci ve Sosyolog Dr. Atakan Hatipoğlu Amerika'da yaşanan olayları yorumladı.

Hatipoğlu yaşananları Amerikan yurttaşlık kültürünün ırk ve kimlik temelinde şekillenmesine bağladı.

Aydınlık Gazetesindeki köşesinde konuya değinen Hatipoğlu, ABD'de ırkçılığın tarihini de anlattığı yazısında meselenin Türkiye'yi de ilgilendiren boyutları olduğunu öne sürdü.

İşte Sosyolog gözüyle ABD'de yaşananların perde arkası: 

ABD’de polis, etraftaki insanların bağıra çağıra uyarmalarına rağmen George Floyd adlı siyah vatandaşı, adeta canlı yayında boğarak öldürdü. Bu sırada Floyd’un elleri kelepçeliydi, yerde yatıyordu. Nefes alamadığını söylüyor ve direnmiyordu. Amerikan polisinin siyahlara yönelik orantısız şiddeti bilindik bir olgu. Ama bu olayda, sosyal deney havası vardı. Kendisine kamu adına güç kullanma yetkisi verilmiş olan polisler, yetkilerini suç işlemek için meydan okurcasına kullandılar. Şu aralar cinayetin işlendiği Minneapolis eyaletinde kitle gösterileri var, polis binası göstericiler tarafından ateşe verildi. Vali OHAL ilan etmek zorunda kaldı vs. Buraya kadar olanı Amerikan kamuoyunu ilgilendiriyor ve bizim dikkatimizi de haber değeri olduğu ölçüde çekiyor denilebilir. Ama olayın kimlik siyasetinin toplumu birleştirme yeteneğini sorgulamak açısından Türkiye’yi de ilgilendiren bir boyutu bulunuyor.

Amerika’da iç savaştan sonra kölelik ve ırkçılık yasaklandı. Fakat ırkçılık beyazların bir kısmının iliklerine işlemişti. Özellikle toplumsal ilişkiler düzleminde ve kültürel değer sisteminde hep var oldu. Siyahlar, yüz yıl boyunca seslerini çıkarmayıp, sistemin içinde kendilerine yer bulmaya çalıştılar. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasının uluslararası ve ulusal konjonktüründeki değişmeler, cesaret toplamalarını sağladı. Bir taraftan sosyalist devrimler, diğer tarafta milli kurtuluş savaşları yoluyla kazanılan bağımsızlıklar, batılı ülkelerin kendi içlerinde sosyal refah uygulamaları yaparak emekçilere tavizler vermeleri ve en sonunda 68 gençlik hareketlerinin etkisi, ABD’de siyahların da kimlik bilincine varmalarını kolaylaştırdı. 

1960’lara gelindiğinde siyahların fiilen uğradıkları ayrımcılık, etnik kimlik eksenli örgütlenmelere dönüşmeye başladı. Bunlar arasında Martin Luther King’in önderlik ettiği barışçı yurttaşlık hareketi, 1964’te Medeni Haklar Yasası’nın kabulünde büyük rol oynadı. Bu yasayla okullarda, kamuda ve işe alımlarda siyahlara yönelik negatif ayrımcılık yasaklanıyordu. Ancak kimlik eksenli karşı-tepkinin oku yaydan çıkmıştı. Siyahlar arasında artık sadece ırk temelinde örgütlenme ve iktidara ortak olma amaçlı Siyah İktidar veya ABD’den geçmiş sömürgeci-köleci uygulamalarından dolayı bütün siyahlara tazminat ödemeye çağıran, silahlı mücadele yanlısı Kara Panter Partisi gibi yapılar doğmuştu. 1980’ler ve 90’larda etnik haklar talep eden kesimler arasına Hispanikler, Çinliler vb. gruplar da katılmaya başladı. ABD Anayasa Mahkemesi 2003 yılında aldığı bir kararla üniversitelerde ırksal çeşitliliği arttırmak gerektiğini ve öğrenci kaydederken ırk farklarını dikkate alan pozitif ayrımcılık yapmanın üniversitelerin görevi olduğunu kararlaştırdı.

Madalyonun bir yüzünde, toplumsal tabakalaşmadaki eşitsizliklerin, aynı zamanda etnik katmanlaşmayla aynı anlama geldiği Amerikan toplumunda, söz konusu olumsuzlukları telafi etme çabaları bulunuyor. Diğer yüzünde ise, ortak milli kimliği inşa etmedeki başarısızlık bulunuyor. Amerikan tecrübesi, kolektif kimlik grupları halinde örgütlenmenin toplumsal bütünleşmenin yeni bir türü olmadığının anlaşılmasını sağlıyor. 

Çeşitli etnik/dinsel kimliklerin asimile olmaması, özgürlük ve demokrasi iddiaları altında kimlik siyasetin savunanlar, aslolanın “fark” olduğu varsayımından hareketle, toplumu kimlikler konfederasyonu şeklinde örgütlemeyi öneriyorlar. Ülkemizde anayasal yurttaşlık, eşit yurttaşlık, özerklik, güçlendirilmiş yerel demokrasi gibi adlar altında savunulan görüşler bulunuyor. Bütün bu görüşler, birlikte yaşamanın demokratik yolları olarak sunuluyorlar. Oysa kimlikler kendi içlerinde “biz” bilinci yaratarak birlik-bütünlük sağlayabilmek için, “öteki”ne ihtiyaç duyarlar. Her bir etnik kimliğin “biz” bilincine eriştiği konfederatif bir kimlikler toplulaşmasına, “toplum” deme şansımız kalmaz. Çünkü ABD örneğinde görüldüğü gibi, siyahlarla beyazların ortak anayasal ilkelere sadakatten ibaret olan ama toplumsal bütünleşme, tasa ve kıvanç birliği, ortak tarih ve ülkü birliği gibi milletleşme unsurları içermeyen ortak yaşam projesi kırılganlığa mahkûm. Kimlik siyasetinin birleştiriciliğine olan inançtan doğan bütün iyi niyetli çabalar, ırkçı bir beyaz polisin, kendisini Amerikan yurttaşı olmaktan önce “öteki siyah”a karşı “beyaz” olarak tanımlamasından kaynaklanan alçakça davranışları karşısında bir anda berhava oluyor. Bugün Amerikan toplumu, devletin emperyalist siyasetlerden kaynaklanan ekonomik gücünün gerilemesine bağlı olarak dağılmaya en yakın toplumdur. 

Kimlik siyasetleri ortak noktalarımızı vurgulayarak bizi birleştiren milli kimliklerin yerine, önce etnik/dini kimliklerimize geri çekilip, ardından bunlara kolektif haklar vererek toplumu yeniden kurabileceğini iddia ediyor. Oysa ABD örneğinde görüldüğü gibi siyahlara ve beyazlara ayrı ayrı kolektif haklar tanımakla gelen “demokrasi”, siyahlar ve beyazların kolektif kimliklerini birbirlerini ötekileştirerek inşa etmelerinden gelen duygusal kopuş karşısında çaresiz kalıyor.