fbpx Ankara Havadis

Son Dakika

Yusuf İpekli yazdı: Cılga yollardaki ayak izleri

Cılga yollardaki ayak izlerimi silse de yağmuru, yağmurlu havaları çok severim. Tertemiz eder tabiatı, gönülleri pırıl pırıl ettiği gibi...

Yüreğime su serper, hafifletir ağrılarımı, acımı. Kelebekler gibi uçasım gelir, kelebekler gibi koşasım...

Kaybolurum bazen, sahici bir imge fırlar yaydan. Derim ki o zaman, "Göz yaşlarından başka, yağmur bile yağmasın!"

Gök kapanır, yüreğim kapanır  yağmur başlamadan. Koyu bir karanlığa bürünür ortalık, yüreğim koyu bir karanlığa bürünür. Nostaljik bir hava yayılır yeryüzüne, nostaljik bir hava dolar yüreğime. Oysa toprak ana kollarını açmış rahmeti bekler, oysa kollarımı açmış seni beklerim gülüm. Birbirine hasret, birbirini kollayan deliler gibi seni...

Duygulanırım. 

"Yalnızlığımda öleyim, yağmur suları yıkasın beni..." dizeleri oturur kara bağrıma. 

Acele acele düşen damlalar narin bir koku yayar ortalığa, toprak kokusu. Bir yandan güneşin battığı yere uzanır ellerim, öte yandan toprağın kutsal kokusuna. "Hayatımızın parfümü olsa o koku, derim. Sen de mutlu olsan, ben de..."

Dizeler, duasına çıkan çiftçi dayının nasırlı, kavruk ellerine misafir eder, gönlümü. Bu sefer "Yağdır mevlam su..." nağmesini  mırıldanırım.

En çok da üzerine onlarca şiir yazılan, onlarca öykü yazılan, onlarca roman yazılan nisan yağmurlarını önemserim. Ressamlar. Ressamlar derim, nisan yağmurlarını yüreklere nakşeden ressamlar. 

Arkasından sultan iğdelerinin arşa dayanan saf ve doğal kokusu...

Akşam olur. 

Gün batar, yağmur susar, ben başlarım: "Yağmur yalnız ağlıyor, bu gece ey can, ben yalnız ağlıyorum..." dizeleri yolsa da sinemi, avunmaz acı dolu yüreğim...

Olmadık bir anda, hiç aklımda yokken hayalin titretir tüm bedenimi. Alıp başımı gidesim gelir. Çığlık çığlığa; "Bir yağmuru alacağım yanıma, gözlerimden akasın diye, bir de kitaplara sığmayan gözlerini..." mısraları  dökülür keskin bıçakların bile açamadığı dudaklarımdan.

Koyu karanlık gök yarılır bazen yine koyu karanlık gök kubbenin muzip şakasıyla. Kızılımsı alev gözlerin kadar anlamlılaşır. Eski  bir sevgilinin uğrun uğrun gülümseyen bakışlarına takılır gözlerim. Firar ederim sevgilim, dönüşü olmayan meçhule firar....

Güz yağmurları....

Sessizliğe hazırlanan tabiata boy abdesti aldıran güz yağmurları. 

Ve gazeller. Ezgilere konuk olan gazeller. O gazeller ki, eskimemiş heyecanları hatırlatır bana. Bir yandan hayata tutunmaya çalışan bebeleri, bir yandan ellerini mevlâya açıp yakaranları. En çok da mevlâya acılan ellerden etkilenirim. Eller derim, o eller; kim bilir hangi gözlerden akan, hangi güz yağmurlarını sildi yukarıdan aşağıya, hangi nisan yağmurlarını... 

Bir mavzer patlar avuçlarımda, bir kocaman yalnızlık...

Gökkuşağını bilirsiniz değil mi? 

Hani o mor bulutları kıskandıran renklerin dansını...

Ah zavallı gönlüm: "Öyle bir sevdin ki, gök kuşağı ruhumu kucakladı..."

Yağmur,

Cılga yollardaki ayak izlerimi silen gizemli tutku, ah!

Sadece seni mi, diyorsun duyuyorum. Beni de yalnızlık  mahvetti, beni de...

Ah; yarık toprakların, çorak  arazinin, zavallı  kurbağaların gözünü patlatan melodilerin  anası...

Yıkık gönüllerin, yırtık lastiklerin, parçalamış duyguların kısa kollu gömleği...

Bozkırlarda açan çiçeklerin alçak gönüllü hamisi,

Evsizlere çile, yüreklere sel, dualara amin olan güzellik nazar değmesin sana emi, hiç ama hiç nazar değmesin...