fbpx Amacımız Üzüm mü Yemek Bağcıyı mı Dövmek? | Ankara Havadis

Amacımız Üzüm mü Yemek Bağcıyı mı Dövmek?

Yılların deneyiminden süzülerek,çarpıcı bir anlatımda ifadesini bulan, başlıktaki atasözü seni beni hepimiziher adımda, her sözdeuyarıyor olmalı: amacını unutma amacını unutma!Dangul dungul bağa girme! Bağcının gönlünü kazanmanın,onu ikna etmenin yol ve yöntemlerini bul.Şöyle de diyebilir miyiz? Kazanıcı ol! Dost olabileceklerini karşı safa itme!En azından düşmanlarını artırma! Davranışına dikkat et, sözlerini seç…Üslup (biçim), esası (öz) belirler denebilir mi? Ya da tersi mi geçerlidir? Yoksa bu ilişkide, birinin öne geçtiği yer ve durumlar mı vardır?

Biçim veöz, bu iki kavram pek çok alanda karşımıza çıkıyor: sanat, edebiyat, hukuk, insan ilişkileri… Ataç’ın aktardığına göre Gide, eserlerinin ancak sanat bakımından, güzellik bakımından yargılanmasını istermiş. Şöyle diyor: “Sen ancak kusursuz biçimler kurmağa bak, öz kendiliğinden gelir. Güzel bir ev kiracısız kalmayacağı gibi, güzel bir biçim de manasız kalmaz, okuyanlar getirir onu.”[1]

İnsan olarak güzelliği ararız hep. O bizi bir başka türlü etkiler. Tamam, işte bu dediğimiz sözlerin güzel bir şiirle veya düz cümlelerle söylendiğini düşünün hangisinden daha çok etkileniriz? Şair Ataol Behramoğluişte buna, yani şiirdeki estetik boyuta dikkat çekiyor: “Bir sanat yapıtı kendisi bizatihi bir dil olabildiği zaman artık o içerdiği düşünceden daha üst düzeyde, daha başka bir şeydir.”[2]

Cemal Süreya şiirin bir dil işi, "dilde yangınlar yaratmak sanatı" olduğunu yazıyor. Onun için biçim “bir başka sözlükle” konuşmayı başarmaktır. Süreya, Aydınlık gazetesine şiirlerini gönderen genç şairlere seslendiği yazısında öğüdünü şöyle açıklıyor:

"Şiir, hayatın ve düşüncenin köpüğü, çağın sesi, toplumun çığlığıdır. Halkın duyarlığıdır. Bu duruma erişmek o kadar kolay olmasa gerek. Ayrıca, bir anlatım, bir deyiş sahibi olmak da çok çileli bir uğraş sonunda ortaya çıkacaktır.

Ne demiş Şeyh Galip:

'Eskilerin biçimlerini aştım

Bir başka sözlükle konuştum'

O 'bir başka sözlük', sizin yapıtlarınızda ancak halkın temel sesini bulduktan sonra belirecek. Kısacası uğraşıp didineceksiniz." [3]

Nâzım’ın sanata bakışı nedir? Bir sanat eserini nasıl değerlendirir?Mahpustan Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda en çok bu konu tartışılıyor: “Bak Kemal, anhasıminhası ben her sanat eseri için, edebiyat olsun, mimari olsun, musiki olsun, hepsi için şu suali soruyorum: ‘Ne demiş? Nasıl demiş?’ Bu iki soruyu bir birlik halinde soruyorum, öyle bir birlik ki esası ‘Ne demiş?’ Yani tayin edici unsur bu soru olmak üzere, ne ve nasıl demişi soruyorum.”

Muhtevadan şekle gidilmeli

Nâzım, için içerik önceliklidir ama biçimi de çok önemser, muhtevanın biçimi belirlemesi gerektiğini vurgular. Tabii şeklin de içerik üzerindeki etkisini unutmayalım uyarısını yapar. “Müstakilen, mücerret olarak şekil araştırmalarına artık elveda. Muhteva, muhteva, muhteva… Muhtevayı en uygun, en basit, en berrak bir tarzda kalıplayan şekil… Düzgün mum gibi parmaklara, en sıkı sıkıya yapışan, en pürüzsüz, en süsüz eldivenler yaraşır.”[4]

Örneğin kanıtlanıncaya kadar insanların masum kabul edilmesi… Ne büyük acıların bedeli olarak kazanılmış bir hukuk ilkesidir.Hukukta yanlış yöntemler asırlar boyu ne büyük acılara mal olmuştur. Hâlâ da olmaktadır.Ünlü Alman hukukçu Hirsch, metodun sonuçtan önemli olduğunu vurgular hep. Bu nedenle bazı öğrencileri ona, “Profesör Metod” diye takılırlar. Tabii bir hukukçunun öncelikle etraflı bir araştırma yapması şarttır.“Hüküm vermek isteyen kimse, olanı kavramadıkça, olması lazım geleni de sağlam temeller üzerin kuramaz” der. [5]

İnsan ilişkilerinde biçim ya da incelik

Bir başka atasözümüzde: Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, der. Yılanı deliğinden çıkaran söz insana neler yaptırmaz.Sanırım insan ilişkilerinde biçimin ya da tutumun, inceliğin öze etkisi çok önemli oluyor. Bir sözle, tatlı tatlı giden bir söyleşi şak diye kesilebiliyor. Sert rüzgârlar esmeye başlıyor. Tersine çıkmaza girmiş gibi gözüken bir tartışma anlayış, sevgi içeren bir tutumla anlaşmayla, uzlaşmayla sonuçlanabiliyor.

Yumuşak bir ses tonu, gülümsemek, sevgi saygı içeren bir iki sözcük, en önemlisi de ne dendiğini anlamak için önce dinlemek, bazen anlaşma köprüsünü hemen kurabiliyor. “Amerikancı”, “Atatürk düşmanı”, “faşist”, “gerici”, “liberal” gibi etiketleyici, toptancı sözler belirlemeler ise anlaşma ortamını baştan dinamitliyor. Bu tür belirlemeler karşımızdaki kişinin etkilendiği ya da saygı duyduğu kişiye, örgüte yönelik olduğunda da benzer bir durum ortaya çıkabiliyor. Bence yazı ve konuşmalarımızda böyle toptancı belirlemeleri mümkün olduğunca kullanmamalıyız. Ne demek istiyorsak onu kanıtlayan alıntılar, demeçler ve eylemler,aktarılarak kafalarda soru işaretleri yaratmak, acaba mı, dedirtmek sözde bizim kazandığımız bir tartışmadançok daha yararlı olur, kanısındayım.

Sabahattin Eyuboğlu1964 tarihli, “İlerici Gerici” adlı yazısında“İnsanlardan çok davranışları” yargılamak konusunda bizleri uyarıyor. “Birbirimizi ne kadar rahatlıkla, ne kadar kesinlikle ilerici gerici diye damgalıyoruz, görüyorsunuz. Solculuk sağcılık kavramları aynı savaşı körüklüyor. (…) Her şey iç içe, her şeyin görece, her şeyin yerine göre olduğunu çoktan öğretmedi mi bize bilginlerimiz? Çağımız insanların, güpegündüz karanlığa düşüp zifir karanlığında aydınlığı bulduklarını göstermedi mi bize? Hangi çağ gördü bizimki kadar akların kara, karaların ak olabileceğini?”

“Ne demek istiyorum bütün bunlarla. Elbette Türkiye’de ilerici gerici yoktur ya da böyle bir çatışma yersizdir demek istemiyorum. Tersine Türkiye’de böyle bir sorunun bulunduğuna, hatta bunun baş sorunumuz olduğuna inanıyorum. Ne var ki gerici, ilerici gerçeklerini görüntülerin biraz daha derinliklerinde aramamız gerekir. İnsanlardan çok davranışları yargılayıp ilerici gerici saymak daha az yanıltır bizi.” [6]

Sevgili iki şairimizden mısralarla yazımı noktalıyorum: İlki Gülten Akın’a ait:

“Ah kimselerin vakti yok

durup ince şeyleri anlamaya”

 

Metin Demirtaş da şöyle sesleniyor:

“İnsanlar umarsız ve şaşkın

Savrulup durmaktalar oradan oraya

Yalanların bombardımanı altında

Alınteri hiçe sayılmış

Örselenmiş insan kalbi

Erdem ve incelik

Çiğneniyor ayaklar altında

Bu kara, karanlık tabloda

Hiç mavi bir ışık yok mu?

Nâzım yanıtlıyor bu soruyu

Doğrulup mezarında:

Umut, umut, umut,

umut insanda…”

 


[1]Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 17. Baskı: Ocak 2016, s.114.

[2]Yayına Hazırlayan: Özcan Karabulut, Edebiyat Konuşmaları, “Her Pazartesi”, TMMOB İMO Ankara Şubesi Yayını, 1996, sayfa: 293.

[3]Feyziye Özberk, “Cemal Süreya, Papirüs Düşçüsüyle Buluşma”, Kaynak Yayınları,Boyalıkuş Edebiyat dizisi, 2016.

[4]Nâzım Hikmet, Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar, Adam Yayınları, Birinci Basım: Ağustos 1968, 370 sayfa.

[5]Feyziye Özberk, Ord. Prof. Dr. ErnstEduardHirsch, Alman hukukçu, Bilim ve Ütopya dergisi, Kasım 2009, Sayı:185.

[6]Sabahattin Eyuboğlu, Mavi ve Kara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı: Ağustos, 1999, 2. Baskı Ekim 2002, İstanbul, 88.