Yalnız Ankara

Zaferin sahibi çoktur, yenilgi kurban arar. Ortada bir yenilgi vardı ve bunun hesabını sorması gerekenler, bunu yapması için ulus adına hareket etme yetkisi almış olanlar Ankara’da görevlerini yerine getirmek için öfkeyle bekliyorlardı.

Bir amaç uğruna yola çıkıldığında yol, o amaca ulaşmak için elde var olan olanakların sürekli değişimine de tanık olur. Hükümet yoktur, meclis yoktur, ordu yoktur, para yoktur, silah yoktur. Yolun belki de ilk adımı 13 Kasım 1918 günü Haydar Paşa Garı’nda atılır. Mustafa Kemal Paşa kendine selam duran bir çavuşun önünden geçerken atılmıştır:

Mustafa Kemal Paşa soruyor, “Nerede beraberdik?”, “Çanakkale!” diyor çavuş. Mustafa Kemal Paşa çavuşa şöyle diyor: “Emir geçir. Herkes memleketine giderken silahını birlikte götürsün. Bir yolunu bulup götürsün!” Yani “Silahları vermeyin!” diyor. “Emir geçirmek” askeri bir terim. Emrin, yüksek sesle tekrarlanmadan yavaş sesle kulaktan kulağa geçirilmesi. Çavuş emir geçiriyor. Askerler birbirlerine söylüyor. Bir süre sonra silahlı askerlerin çoğu perondan yok oluyor! Silahlarını saklayıp köylerine gidiyorlar. Mustafa Kemal Paşa emir vermiş, ordu kurulacak! Samsun’a çıkar çıkmaz İzmir’in işgalinin protesto edilmesini sağlamak ve buna katılanları örgütlemek devlet ve hükümetin ilk adımı oluyor. Kuruluşa ikna olan kurtuluşa güveniyor ve neyi var neyi yoksa bu uğurda ortaya koyuyor.

Kuruluş yolundan alınan mesafe kurtuluşun önünü açıyor. 28 Temmuz 1914’te patlayan silahlar hala sıkılmaya devam ediyor. Hatta bizim açımızdan 1912’de Balkan Savaşlarında başlayan sürekli savaş süreci hala devam ediyor. Ama artık herkesin üzerinden hemfikir olduğu, akla uygun bulduğu bir hedef var: Türk yurdunda bağımsız bir Türk devleti olarak var olmak.

1838 İngiliz Ticaret Anlaşması ile başlayan ekonomik bozgunun Anadolu’daki ağır izleri giderek derinleşmişken bunu ülke idaresini yabancılara kaptıran saray sefahati izliyor, sözde yöneticiler vatanı ve vatandaşı yılkı atı gibi Anadolu’ya terk etmiş… Bu gidişe devrimlerle dur diyen Mithat Paşa ile başlayan efsane kuşak 1876’dan beri elde ettiği birikimlerin en rafine halini Mustafa Kemal önderliğinde ülkesinin hizmetine sunmuş. Hedef, 3. Selim’e Fransız Devrimi hakkında sunulan rapordan itibaren kötülenen cumhuriyettir.

Bağımsız bir cumhuriyet, en rafine, en ileri hedefti. Çokları bunun gerisinde kalıyordu ve yenilgiler, başarısızlıklar bu yola gidişi önleyecek fırsatlar olarak görülebiliyordu.

Batı Cephesi Karargâhı, her karargâh gibi kazanmak ve hatta vatanı kurtaracak kesin zaferi kazanmak isteğindeydi. Elde bunu başaracak olanaklar nesnel olarak olmadığı için bu aslında bir dilekten ötesi değildi. Oysa gerçek hayat dilekten ne kadar uzağa düşerse dileme içtenliği, yaşanan çaresizliğe panzehir oluyor, daha derin bir dilek halini alıyordu. Bu nokta aynı zamanda gerçekle düş arasındaki ince çizgiye denk geliyordu. 

İşte tam da bu anda Gazi Paşa büyük bir incelikle, Cephe Komutanının iznini alarak orduyu gerçekleri dikkate alarak konuşlandırıyordu. Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey, Gazi Paşa’nın verdiği Sakarya doğusuna çekilme emrinden ikircikleniyor, Fevzi Paşa’dan da görüş soruyordu.

İngiliz ve Yunan kurmay ve siyasetçileri orduların güçlerini karşılaştırdıklarında Küçük Asya Ordusunun açık ara güçlü ve önde olduğunu görebiliyorlardı. Aynı görüş, Türk tarafınca da malumdu. Küçük Asya Ordusunun gücü, aynı zamanda Türk ordusunu çembere alıp imha etme planıyla ortaya çıkıyordu. İngiliz subaylar, Albay Nairne, General Harrington, General Marden hep bu gücü, bu planı başarması açısından tanımlamıştır. Bunu başaramadıktan sonra bütün bu ordu sadece süreci uzatacak ve belirsizleştirecekti. Oysa Türk kurmayları bu durumu öngörmüş, savunma hattını buna göre tasarlamıştı. Dolayısıyla Sakarya doğusuna kadar çekilmek gerekli olmayabilirdi. İşte İsmet Bey Fevzi Paşa’nın görüşünü bu nedenle soruyordu. Oysa Türk Ulusunun en yüksek kurmayları durumu anbean izlemiş, en doğru karara ulaşmıştı.

İstanbul’dan Kurtuluş Savaşımıza katılan general sayısı bu sırada dört kişidir. Bunlardan Kazım Karabekir Paşa Doğu Cephesinden sorumludur. Ali Fuat Paşa Moskova’da Sovyet Rusya ile ilişkileri yürütmektedir. Gazi Paşa ile Fevzi Paşa ise Ankara ve gereken cephelerdedir. Fevzi Paşa da Sakarya’nın doğusuna çekilmenin doğruluğunu teyit etmiştir.

İşte Ankara’da hesap sormak için yenilginin acısını yüreğinde duyan vekiller bu tabloda bir yerlere denk düşmektedir. Kurulan devlet, çalışan hükümet, savaşan ordu, iş gören bir maliye; o zaman muhalefet de olacaktır elbette.

Herhalde bu anda Ankara’daki vekillerin yanıt araması gereken soru şudur: savaş nedir muharebe nedir? Savaş, iki devlet arasındaki sorunların başka türlü çözülememesi sonucunda ordular eliyle çözülmesi, muharebe ise ordular arasındaki vuruşmalardır. Savaşı kaybetmek devleti bitirir ama muharebeyi kaybetmek savaşı kaybetmek anlamına gelmez. Muharebe o anki güç dengesi, iklim, coğrafya, mevsim, zemin gibi koşullardan bile etkilenir ama bir muharebenin savaşın sonucunu belirlemesi nadir bir durumdur. Örneğin Almanya 1914 Eylülü sonunda Fransa cephesini yaramadığında hem muharebeyi hem savaşı kaybetmişti ama bu nadir bir örnekti. Oysa büyük toprağı düşmana terk etmiş olmakla birlikte kurmaylık açısından biz muharebeyi kaybetmiştik ama Yunan tarafı da kazanamamıştı. Kısacası, Yemen çöllerinden, Trablusgarp’tan, Balkanlar’dan, Kırım’dan, Çanakkale’den, Sarıkamış’tan damıttığı askerlikle Sened-i İttifak, Tanzimat, Islahat Fermanı, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet, Genç Osmanlılar, İttihat Terakki ile damıtılan siyasetin, vatan sevgisinin harmanıyla belirlenen strateji doğruydu ve taktikler bunu zayıflatmak şöyle dursun güçlendiriyordu. Fakat bu durumu o anda ancak kendisini anın akışına teslim etmeyenler görebiliyordu ki sayıları da çok da değildi.

Çoğunluğun ne dediğiyse stratejiden sapmıyor ama taktiklerde boğuluyordu. Girdapların kaydı Meclis tutanaklarındadır.