fbpx Yenilen Ama Ezilmeyen | Ankara Havadis

Son Dakika

Yenilen Ama Ezilmeyen

On bir gün süren Kütahya-Eskişehir savaşlarında yenilen taraf biz olmuştuk. Hatta Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey’e durum bilgisi verilirken bir subay tarafından yapılan “Balkan bozgunu gibi” benzetmesi moralleri had safhada çökertecek bir benzetmeydi. Bir milletin geleceğini kurtarmak için yüklenilen sorumluluk elbette ağırdı.

Oysa Balkan Savaşında yaşanan bozgun ne bir strateji ne bir taktik barındırıyordu. 2. Abdülhamit zamanında bahşiş niyetine dağıtılan rütbelere sahip bir komuta kademesinin idare yeteneğinin olmadığının, olamayacağının görünümünden başka bir şey değildi Balkan bozgunu. Zaten bu bozgun sonrasında idareye doğrudan el koyan İttihatçılar hemen bahşiş rütbeleri tenzil etmiş, orduda liyakati sağlayarak güçlü bir emir komuta zinciri kurmuştu. Bu zincirde birer halka olan Kurtuluş Savaşı komutanlarının her bir rütbesinde emirlerindeki Mehmetçiklerin canı, kanı vardı. Hiç bahşiş almamışlardır.

Kütahya, Afyon ve Eskişehir’in, çok büyük toprakların bu kadar kısa sürede düşmanın eline geçmesi halkın, Meclisin, ordunun, komutanların moralini derinden sarsmıştı. Ancak ortadan bir strateji vardı ve stratejinin başarılması için taktik hamleler arasında bu toprakların kaybedilmesi de söz konusu olabilirdi. Türk kurmay topluluğu bu stratejiye vakıftı ve bunun taktik gereklerini açıklayarak ikna etmeye yetecek özgüvene, askerlik bilgisine, yurt sevgisine sahiptiler.

Gazi Paşa bu durumu Büyük Söylev’inde şöyle açıklar:

Saygıdeğer Efendiler, olayları Sakarya Meydan Muharebesi’ne getirmek istiyorum. Fakat, bunun için müsaade buyurursanız, ufak bir giriş yapacağım. İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra, üç ay kadar bir zaman geçti. Ondan sonra 10 Temmuz 1921 tarihinde, Yunan ordusu yeniden cephemize genel taarruza girişti. Bu tarihten önceki günlerde tarafların durumu şöyleydi:
Bizim ordumuz, başlıca Eskişehir ve Eskişehir’in kuzeybatısındaki İnönü mevzileri ile Kütahya – Altıntaş dolaylarında yığınak yapmıştı. Afyonkarahisar dolaylarında iki tümenimiz vardı. Geyve ve Menderes dolaylarında da birer tümenimiz bulunuyordu. Yunan ordusu da, Bursa’da bir, Uşak doğusunda iki kolordusunu toplu olarak bulunduruyordu. Menderes’te de bir tümeni vardı.

Yunanlıların bu taarruzu ile başlayan ve Kütahya – Eskişehir Muharebeleri adıyla anılan bir sıra muharebeler vardır. Bunlar on beş gün sürmüştür. Ordumuz 25 Temmuz 1921 akşamı büyük kısmıyla Sakarya’nın doğusuna çekilmişti. Ordumuzun çekilmesini zarurî kılan sebeplerin başlıcasına işaret edeyim:
İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra genel seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından ordumuzdan önemli derecede üstündü. Temmuzda, Yunan ordusu taarruza geçtiği zaman millî hükûmetin durumu ve Millî Mücadele’nin gelişmesi, bizim genel seferberlik ilân ederek, milletin bütün kaynak ve imkânlarını, başka bir şey düşünmeden düşman karşısında toplamaya daha elverişli ve yeterli görülmemişti. İki ordu arasındaki kuvvet, vasıta ve şartlar bakımından kendini gösteren nispetsizliğin elle tutulur başlıca sebebi budur. Bunun sonucu olarak, biz, daha tümenlerimizin taşıt araçlarını bile tamamlayamadığımızdan, bunların hareket güçleri yoktu. Yunan milletinin bütün kuvvetiyle yaptığı bu taarruz karşısında, bizim askerlik bakımından asıl görevimiz, Millî Mücadele’nin başından beri yürüte geldiğimiz görev idi ki, o da, her Yunan taarruzu karşısında kaldıkça, bu taarruzu direnerek ve uygun hareketler yaparak durdurup etkisiz bırakmak ve yeni orduyu kurmak için zaman kazanmak şeklinde özetlenebilir. Son düşman taarruzu karşısında da, bu aslî görevi gözden uzak tutmamak şarttı. Bu düşünceyle, 18 Temmuz 1921 tarihinde, İsmet Paşa’nın Eskişehir’in güneybatısında, Karacahisar’da bulunan karargâhına giderek, durumu yakından inceledikten sonra, İsmet Paşa’ya genel olarak şu direktifi vermiştim:

«Orduyu, Eskişehir’in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla aramızda büyük bir açıklık bırakmak gerekir ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir. Düşman hiç durmadan takip ederse, hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden menzil hatları kurmaya mecbur olacak; herhalde beklemediği birçok güçlüklerle karşılaşacak; buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli şartlara sahip olacaktır. Bu şekildeki çekilişimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevî sarsıntıdır. Fakat kısa zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla, bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı koyabiliriz.”

O anda Başkomutanın aklından geçenler belki iki, belki 6 belki sekiz belki on sene önce silah altına alınmış, bilmediği diyarlarda, tanımadığı insanlarla, ilk kez yaşadığı hislerle, evini, köyünü özleye özleye savaşmış, yaralanmış, namus bildiği görevi için vurmuş, vurulmuş ama bir türlü bir sona varamamış askerlerin bilgisi dahilinde değildi. Yunan, özellikle evinde asker olan ailelere zulmediyor, evlerini yakıyor, tecavüz ediyor, akla gelmedik kötülükler yapıyordu. İstanbul Hükümeti'nin süregelen karşı propagandaları ve üstüne gelen yenilgi, Temmuz güneşinde elli kilometreyi bulan yürüyüşler…

Kimisi onca zamandan sonra ilk kez evine, köyüne bu kadar yakındı. Kimisinin köyü düşmana terk edilen bölgede kalmıştı. Kimi bıkkın, kimi korkak, kimi çaresizlik hissi içindeydi. Kaşla göz arasında firar ediyorlardı. Firarın cezası idam, köylerine gitseler yakalanacaklar, makul bir yere gidip mektup yazacaklar ama artık hayatlarını hem düşman hem kendi tarafları tehdit ediyor. Önlem, giderken tüfeklerini de almak!

Bu firarların belki de hainlik olarak kabul edilmesini zorunlu kılan, insani tüm duyguları köreltip hınç duyduran, zar zor bulunmuş tüfekleri de alıp gitmeleri olmuştur. Diğer yandan, komuta kademesi açısından bu durum da sürpriz değildir. Halkına, Mehmetçiğe duyduğu güveni bir an sarsılmayan, on yılların devrim kuşağı tek dayanağının halkı olduğunu biliyor, başka bir şeye de güvenmiyordu. Zaten Gazi Paşa da Sakarya doğusuna çekilme emrini verirken henüz halkın bütün kuvvetine başvurmadığını biliyor, bu an geldiğinde dertlenme sırasının Yunanlılara geleceğini biliyordu.