fbpx Dedem | Ankara Havadis

Son Dakika

Dedem

Dedem 1927 doğumlu. Ben kendimi bildim bileli saçları beyaz idi, gözleri ise parlak. Zeka ile parlayan gözleri torunlarını görünce öyle bir gülerdi ki…

Dedem çiftçiydi. Hayatımda gördüğüm en pratik zekalı, en olgun, en dürüst, en adaletli, en çalışkan, en bilge insandı. Onun mal varlığını sıfırdan, sadece çalışarak yarattığını bilirdim. Ama hayat hikayesini bana birkaç sene öncesinde anlattığında, olanları daha da iyi kavradım.

Dedemin ağabeyi okuma yazma bilirmiş. Ama sıra dedemin okumasına gelince aile büyük bir yoksulluğa düşmüş. Dedemin amcası ortak malları satarak dedemin deyimi ile Adana’ya gitmiş. O zamanlar Adana gazinoları ile ünlüymüş. Yani, parayı yemiş. Ondan bir daha haber alamamışlar. O fakirlikte dedem babasına yardımcı olmuş; koyun gütmüş, tarlada ırgatlık yapmış, okuyamamış. Biraz daha büyüyünce de taş kırmış, inşaatlarda çalışmış, koyun gütmüş, tarla sürmüş ve ne iş bulduysa çalışmış. Sonuçta iyi kötü bir mal varlıkları olmuş. Ağabeyini evlendirince, işleri yoluna koyduğunun güvencesi ile askere gitmiş. İkinci yokluk o zaman olmuş. Ağabeyi bakamamış mallara; koyunlar kötü yemden telef olmuş, para yok diye tarla satmış, olan mallar da gitmiş. Dedem ikinci kez yokluğa düşmüş. Bir de evlenecek… Ne yapalım, oturup durmak olmaz demiş, gene çalışmaya başlamış. Kışın taş kırar, inşaatlarda çalışır, bulduğu işi yaparmış. Yazın tarla sürer, toprak kiralar, koyun otlatmaya çıkarmış. Babam da anlatırdı, koyun sürüsünü alırlar, aylarca dağda kalırlar, sonra inerlermiş eve. Babaannem halamı ikizi ile beraber tarlada doğurmuş.  Halamın ikizi bir süre sonra ölmüş. Babaannem, “emmedi emmedi, bir gün öldü” diye anlatır. Bir seferinde de, dağda koyun otlatırken, babam eşeğe bineceğim derken düşüp dirseğini kırmış. Babaannem can havli ile babamı alıp kasabaya inmiş. Allahtan çoban köpekleri akıllıymış da sürüye sahip çıkmış. Babama müdahale eden ilk kırık-çıkıkçı kemiği kötü kaynatmış, ağrısı devam edince ikinci kırık-çıkıkçıya götürmüşler, o da kemiği tekrar kırıp (o zamanlar anestezi yokmuş tabii ki), tekrar sarmış. İkinciden sonra babamın dirseği mükemmel iyileşmiş, bana anlatmasalar sorun olduğunu bilemezdim. O yokluk ve gariplikte dedem çalışmış, biriktirmiş, sıfırdan kurmuş hayatını, babamı ve küçük halamı okutabilmiş. Babam sınavlara girmek için tek başına şehirlere gitmiş, sınavlarda başarılı olmuş, İTÜ’de uçak mühendisliği okumayı seçmiş. Uçak mühendisi olan babam, emekliliğine kadar F-16 uçak fabrikasında çalıştı.

Dedem okuma yazmayı, matematiği askerde öğrenmişti. Topçu imiş. Bir çavuşu ona top hesaplamalarını öğretmiş, o da hemen öğrenmiş. Bölükte bir dedem bir de asker arkadaşı bu hesapları yapabilirmiş. Bir gün tekmilde dedemin üstü, ona okuma yazmayı nerede öğrendiğini sormuş. O da okula gitmediğini söylemiş. Topçu hesapları yapanın okula gitmediğine inanmayan üstü dedemin yalan söylediğini sanarak tokat atmış. Dedem gülerek anlattı: “Bu yüzden tokat bile yedik” diye. 

Dedem sonra kendi hesaplarını tuttu, işini ilerletti. Yazın, harman zamanı buğdayı alır, ihtiyacı kadarını hesaplar, satar, geri kalanın bir kısmını tohumluk olarak çuvala koyar, kışın satacağını da çuvala koymadan ambara yığardı.  Ben yirmi yıl önce dedemden öğrendim İsrail tohumunu (GDO’lu buğday). Baktım ambarda çuvalda buğday yok, dedeme sordum “Tohumluklar nerede?” diye. “Bunun tohumu yokmuş” dedi dedem. “Ama dede, neden bu tohumu aldın? Bundan sonra tohum için başkasına muhtaç olursun. Ya tohum fiyatını çok arttırırlarsa” dedim. Dedem bilmem dercesine omuz silkti “Herkes bundan alıyor. Bire on veriyormuş” dedi. Bire-on, bire-beş bir verimlilik terimi idi. Bir ölçek buğdayı ekince sene sonunda topraktan beş ölçek (beş katı) buğday çıkıyorsa bire-beş denirdi. Bunu tarlaların verimini anlatmak için de kullanırdı dedem.

Dedem parayı hep işine yatırdı, tarla almaya yatırım yaptı. Daha biz doğmadan, ‘ailemin başını sokabileceği bir evi olsun, hem de sabit gelir getirsin, çocuklarıma da kaynak olsun’ diyerek kasabadaki ilk apartmanlardan birini kendi yapmış. İnşaatlarda çalışmıştı demiştim ya, oradan da öğrenmiş duvar örmeyi, harç karmayı. Parası olur olmaz dört katlı binayı, bizzat kendi ırgat olara çalışarak yapmış, kondurmuş kasabaya. Halen orada oturuyorlar. Çocuklarına da oradan birer ev vermiş. Hepsi de bu evleri kaynak yaparak kendilerine yaşadıkları şehirlerden ev alabilmişler.

Bundan yaklaşık on sene önce dedem aldı çocuklarını karşısına “Yaşlandım artık, tarla bahçe uğraşamıyorum. Benden sonra da tatsızlık olsun istemem. Mal varlığım bunlar, sizlere şimdiden paylaştırmak isterim” dedi. Kura ile, anlaşma ile dağıttı mal varlığını. Sonrasında evden camiye, hava güzelse bahçeye (kasabanın ortasındaki açık hava kahvehanesi), orada hoş sohbet, oradan eve, geçirdi hayatını. Hacca zaten ben çocuk iken gitmişti. Hayat ile de kendi ile de barışıktı, “Artık ölmekten başka ne kaldı. Ben unumu eledim, eleğimi astım” derdi.  Korkmazdı ölümden. Ölüm onun için hayatın sırası gelmiş bir aşaması idi.

Derin bir bikrimi vardı. Daha geçen sene babama, bağı ilaçlarken ilacı asmanın tam dibine attı diye kızıyordu. Sanırım, asmalarda sis dedikleri örümceğe karşı yapılan kükürtten bahsediyordu. Babam asmanın hemen yanına atacağına dibine atmış. Dedem o yüzden asmaların etkilendiğinin ve ürünün az olduğunu söyledi. Toprak ile ilgili nice bilgisi, deneyimi vardı. Bize aktaramadı, babama ve eniştelerime aktarmıştır.  

Bir gün dedem bağa gidecek, biz de gelelim dedik. Bir çocuk için, hele şehir çocuğu için, doğa çok güzel, keyifli bir uğraş. Dedem ot yolacak, biz de ona yardım edeceğiz. Dedem bize iş vererek kendi mesleğini öğretmeyi de severdi. Tabii ben kız çocuğu, erkek kardeşim kadar gidip gelemiyor, öğrenemiyordum. Kardeşim ise traktör sürüp tarlaya, bostana yardım ederdi. O gün bağa gidince dede- torunlar başladık ot yolmaya. Bağda yaban otu bitmemesi gerek; o yüzden demişler ‘bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur’ diye. Bakımsız bağlarda yaban otlarının arasında kalan asmaları seçemezsiniz zaten. Dedeme “Bu otlara yazık değil mi?” dediğimde “Onlar asmaların alması gereken besini de topraktan alıyor. O otlar olursa asma büyüyemez, ürün veremez” diye açıklamıştı dedem. Tabii benim gibi bitkiyi saksıda özenle büyüten şehirli için her ot değerli idi. Oysa doğada yaban otundan bol hiçbir şey yoktu ve topraktaki yararlı maddeler için doğal bir rekabet vardı. Mesela dalda elma çoksa, onları da seyreltmek gerekirdi ki, kalan elmalar dalın getirdiği besin ile daha da büyüyebilsin. Doğal mücadelede insan katkısı... O gün dedemden hayatımın en önemli derslerinden birini aldım. Dedem “otları yolarken kökü gelmez ise o ot tekrar biter. Otu öldürmek için kökü ile birlikte yolmak gerek” demişti, öyle de yaptık. Sonra hayatım boyunca bildim ki, bir sorunu bitirmek için onun kökünü de yok etmek gerekir. Yoksa o sorun tekrar oluşur. Bu kişisel sorunlar içinde geçerliydi, toplumsal sorunlar için de, hastalıklar için de. Bu, terör için de geçerlidir, ekonomik sorunlar için de, ülke sorunları için de… Bir sorunu var eden nedeni yok etmezseniz o sorun dönüp dolaşır gene oluşur. Bu yaklaşım bana karşılaştığım birçok sorunu çözmemde yardımcı oldu.

Dedem zeka bulmacalarını çok severdi. Hatta matematik bilmecelerini ondan öğrenmiştim. Sen hangi rakamı yazarsan yaz dedeminki ile toplayınca hep 1000 çıkardı. Saat bulmacası vardı, dedem her seferinde tuttuğum saati bilirdi. Sonradan anladım, bu hokkabazlıkların basit birer matematik formülüne dayandığını. Dede torun matematik ile eğlenirdik işte.

Dedem ile ben hayatı öğrendim. Hayatın çetin olduğunu, durup ağlamak, hayıflanmak yerine kazanmak için çalışmayı, çalışanın eninde sonunda emeğinin karşılığını aldığını, kazandığını paylaşmayı, az ile yetinmeyi, kökleri sökmeden ottan (sorundan) kurtulunmayacağını, dürüstlüğün ve helalin verdiği iç huzurunu, matematiğin eğlencesini, bitkilere zarar vermeden ürün toplamayı, doğadaki besin maddeleri için olan mücadeleyi, dede ile torunun ortak eğlenebileceğini, konuşabileceğini, gülebileceğini, pratik zekayı ve uyumu öğrendim. Aklıma şimdi gelmeyen nice değeri ve tecrübeyi kazandım onun sayesinde.

Dedem, Kayseri İncesu’dan Ahmet Acer, 12 Şubat 2020 Çarşamba akşamı hastanede, kalça kırığı ameliyatının ardından, üç gün yoğun bakımda kaldıktan sonra  vefat etti. Dua da olduğu gibi ‘üç gün yatak, dördüncü gün toprak’ beşiği oldu. Temiz kalbinin karşılığını aldı belki de. Son zamanlarına kadar kimseye muhtaç olmadı, bütün torunları onu örnek aldı, hep sevdi, hep sevildi. Mekanı cennet olsun.