Tam Bağımsızlık mı, Demokrasi mi?

Ülke yönetimi açısından üç temelimiz vardır: Laiklik, tam bağımsızlık ve demokrasi.

Bugün bu temellerden ikisini, ‘tam bağımsızlık’ ve ‘demokrasi’yi konu almak istiyorum. Biri olmadan diğeri olur mu? Bugünkü uygulamada birini eksik bırakabilir miyiz?

Türkiye, geçmişindeki uygulamalar sebebiyle, özellikle tam bağımsızlık konusunda pek başarılı değildi. Birçoğumuzun bildiği üzere, uzun süreler ABD’nin ileri karakolu rolünde kaldık ve bağımsız bir dış politika izlememiz ‘rıza yaratma’ teknikleri ile engellendi. ‘Rıza yaratma’ teknikleri, aslında pazarlama terimi olan ama emperyalist ülkelerin, diğer ülkeleri sessiz sedasız ele geçirmek için de kullandıkları tekniklerden biridir. Bazıları ‘beyin yıkama’, ‘talep yaratma’, ‘ikna etme’ (en hafifinden) diye de adlandırabilirler. Bu yöntem, sözle veya davranış ile bir kişi veya örgütü, uygulayanın çıkarına hareket etmeye ikna etmek, düşüncelerini bu yönde yapılandırmak söz konusudur. Bu terim ile gençlerin aklını çelen popüler kültürden, yaratılan ‘dost ABD’ yanılsamasına, parasal yardım adı altında ülkenin ekonomisini ele geçirmekten, ülkemiz kendi çıkarına hareket etmeye kalktığında silah ambargosu boyunduruğu uygulamaya kadar her türlü gizlenmiş etkinin bizim, ülkemizin bağımsızlığını baltalamasından bahsediyoruz. Böylece bizim kendi yöneticilerimiz, dış güçlerin çıkarlarını kendi ülkemizin çıkarlarının önüne koyarak, bazen ülkemizin zararına olacak kararlara imza atmışlardır. Ülkemiz Kore Savaşı ve NATO şemsiyesindeki operasyonlara, bir kısmı ne yazık ki şehit olan askerlerimiz ile katılırken ABD’nin gözümüzün içine baka baka terör örgütüne silah sağlaması bizi bu gaflet uykusundan uyandırmıştır.

Şimdiki hükümet, ABD ile ilişkilerimizi sınırlandırıp, sonunda ülke çıkarlarını, ABD’nin çıkarlarının önüne koyabilmiştir. Geçmişteki hataların ardından gelen bu ilerleme ‘tam bağımsızlık’ yolunda önemli bir adımdır ve desteklenmelidir. ABD’nin dünyadaki ülkeleri kendi güdümüne alabilmek için ‘rıza yaratma’ haricinde, iç savaş çıkarma, darbe yapma, ekonomik ambargo uygulama, halkı kışkırtma gibi yöntemleri de kullandığı hepimizin malumudur. William Blum’un Türkçeye henüz çevrilmeyen ‘Killing Hope’ isimli kitabı ABD ordusu ve CIA’nın kirli, vahşi, insanlık dışı darbe ve müdahalelerini gözler önüne sermektedir. Bu durumda, ‘tam bağımsızlık’ yönünde, senelerdir yapamadığımızı yapıp, ABD boyunduruğundan bizi çıkartan şimdiki hükümete karşı, ABD kaynaklı bir saldırı beklemek hayal değildir. Bu saldırılar siyasi karışıklık, algı operasyonları, halk kışkırtması, darbe, ekonomik baskı ve hatta silahlı çatışma şeklinde olabilir. Bu durumda tam bağımsızlığımıza sahip çıkmak, ABD’nin algı operasyonlarına kapılmamak ve bizi tekrar boyunduruğuna almaya çalışan ABD’ye karşı mücadele etmek gerek. Bu bir tür İstiklal Savaşı’dır.

Fakat bu mücadelede, tam bağımsızlık yolunda büyük ilerleme kaydetmiş olan şimdiki hükümetin diktatörlük yolundaki uygulamalarını görmezden gelmek mi gerek? Malum, eğer hükümetin diktatörlük yolundaki uygulamalarına karşı çıkarsanız, tam bağımsızlık için tek şansımız olan bu hükümete karşı çıkmış, belki de gücünü zayıflatmış olabilirsiniz. Bu durumda da ABD’nin istediği olur. O zaman bu diktatörlüğe sessiz kalıp, onay mı verelim?

Bu sorunun cevabını bir bilene soralım: Mustafa Kemal Atatürk’e.

Cevap onun sözlerinde değil, davranışlarındadır: Yıl 1920, ülke işgal altında. İstanbul hükümeti işgalcilerden yana, Anadolu’dan gelen Milli Hükümet (kabine) atanması uyarı ve önerilerine padişah kulaklarını tıkamış ve uygulamamıştır. Anadolu’da işgale karşı bir mücadele başlatmak gerekiyordu. Casuslar, isyanlar, çeteler bir yandan, işgal orduları bir yandan, halk zaten yıllardır süren savaşlardan bezmiş, ‘düşman tarlamın sınırına gelmeden elime silah almam’ mantığı ile isteksiz... Herkes bir kurtarıcı arıyor ve sonunda Mustafa Kemal Paşa’da bu kurtarıcıyı buluyorlar. Bu ahval ve şeriat içinde dahi Mustafa Kemal, her işi hızlıca sonuca bağlayabileceği, muhalif düşünceler ile zaman kaybetmeyeceği, ordunun ihtiyaçları, sevki ve idaresinde sorun yaşamayacağı merkeziyetçi bir yönetim kurmak yerine, padişahlık ile yönetilmeye alışık bu ülkede bir meclis kuruyor. Hatta ilk işi bu oluyor. Asla “Durun, önce düşmanı alt edelim, sonra demokrasiye geçeriz” demiyor. Çünkü demokrasi olmadan tam bağımsızlık, tam bağımsızlık olmadan demokrasi olmaz, biliyor. İkisinden birini, diğeri uğruna feda edemezsin, işin sonunda ikisini de kaybedersin, biliyor.

Bu durumun açıklamaları birkaç konu üzerinden yapılabilir. Gene Mustafa Kemal örneği üzerinden açıklayalım bu nedenleri:

Öncelikle, vatan savunması, ister Kurtuluş Savaşı olsun, ister tam bağımsızlığın kazanılması, bütün halkın zihinsel katkısı, iradesi ve emeği olmadan olmaz. Diktatörlük olduğunda, halk bu çabanın gerisinde kalır, konunun dışına itilmiş olur. Sahip çıkmaz, çabalamaz, destek vermez. Hatta diktatörlük uygulamalarının halkta yarattığı tepki, halk ile yönetimin arasını açar ve uzun dönemde diktatörlük yönetimini daha da zor duruma sokar. Hatta dış güçlerin bu hoşnutsuz halkı kendi çıkarına kullanmasına zemin hazırlar. Yani kötü niyetli dış güçlerin ekmeğine yağ sürer. Ayrıca hükümet de halk desteğinden mahrum kaldığı için zayıflar, iç hoşnutsuzluklar ile uğraşmaktan yorulur. Hükümet o kadar yıpranır ki, metal yorgunluğu bu yorgunluğun yanında hiç kalır. İşte o zaman tam bağımsızlık savaşında güçsüz düşer ve yenilir. Dış güçleri sakın hafife almayın; sabırlı, ısrarlı, silahlı, tecrübeli, kurnaz, acımasız ve insanlığı ve utanması olmayan güçlerden bahsediyoruz. Sakın yanılıp onları küçümsemeyin.

İkinci olarak, kendi bakış açımdan anlatacak olursam, “bağımsızlık benim karakterimdir” ve benim için bu kadar yaşamsal olan bağımsızlığımı, bir kişinin kararına bırakamam. O bir kişi bugün tam bağımsızlık mücadelesi veriyorken, köşeye sıkışınca tam tersi bir karar verebilir. O bir kişi bugün ülkenin çıkarını, dış güçlerin çıkarının önüne koyarken, yarın kendi çıkarını ülkenin çıkarının önüne koyabilir. Kimse kusura bakmasın, bağımsızlığım konusunda, ülkemin bağımsızlığı konusunda, ülkemin çıkarları konusunda babama bile güvenemem; çünkü o da insan, yanılabilir, zafiyete düşebilir, kandırılabilir. Ne ülkemiz ne de bağımsızlığımız bu kadar ucuz değil, kandırılıp kaybedecek tek bir insana verilemez. O yüzden demokrasi, yargı bağımsızlığı, liyakat hayati önem, hatta hayatımızın ötesinde önem arz etmedirler. Nasıl karakterimizden taviz vermiyorsak, bu kavramlardan da asla taviz vermememiz gerekiyor. Asla.

Bir de olayın laiklik test boyutu var ama o da ayrı bir konu. Sacayağının üçüncüsü laikliktir. Zaten hepimiz laiklik konusunda hemfikiriz. Yazı da yeterince uzun oldu. Laikliğin korunması konusunda fikir ayrılığı yok, sizin bildiğiniz ve düşündüğünüz haricinde ekleyeceğimde yok.

Bunlar benim şahsi düşüncelerim, katılırsınız, katılmazsınız. Ama halen imkân varken serbestçe tartışmak en iyisi diye düşündüm.

Not: Önümüzdeki Bayramın şeker gibi geçmesi, sevdikleriniz ile birlikte, mutlu ve huzurlu yaşamanız ve de trafik kurallarına dikkat ederek hem kendi ailenizin hayatını, hem de başkalarının hayatını tehlikeye atmamanız dileklerimle.