Vurun Fedakara

Bir arkadaşım COVID-19 salgını sırasında sağlıkçılara yeterince önem verilmediğini düşünerek, bu konuda benden bir yazı yazmamı rica etti. Ben ise her zaman için sağlıkçılara önem verilmediğini düşünüyorum. Kusura bakmazsanız bu konudaki düşüncelerimi açıklarken biraz acımasız olacağım. Lafım meclisten dışarı.

Toplumda sağlık çalışanlarının, özellikle doktorların kendilerini gördükleri yer ile ilgili bir ‘şehir efsanesi’ vardır. Şahsen kendim ve çevremdeki doktor arkadaşlar adına söylemek gerekirse, bizler mazlum, işinde gücünde, sıradan insanlarız. Kimseye yukarıdan bakmak aklımızın ucundan geçmez. Kaldı ki, insana hizmet eden, kendini bu uğurda paralayan, hayatını insanlara adamış birinin bunu yapacağına da ihtimal vermem. Özelde çalışan birkaç hoca, yılların verdiği tecrübenin eşsizliği ile bunu yapıyorsa bilmem; bu küçük grubun tavrı da genele asla yansıtılamaz. Peki, bu şehir efsanesi nereden çıkıyor? Psikolojide ‘yansıtma’ denilen olgudan: Yani bir insan kendisi nasıl ise diğerlerini de öyle bilir. Örneğin bir hırsız, karşılaştığı herkesin hırsızlık yapabileceğini düşünür. İnsanlar da hastalığın verdiği acı ve çaresizlik ile o derdin çaresi olarak gördükleri doktoru gözlerinde büyütürler. Hatta bir arkadaşım hastalarına sık sık ‘benim sihirli değneğim yok ki, hop hemen iyileştireyim sizi’ derdi. Ama beklenti, belki cahillikten, belki çaresizlikten ‘hop diye iyileşmek’ olmaktadır. Öyle olunca, hasta veya yakını, o güç kendi elinde olsa nasıl davranacağını biz doktorlara yansıtmaktadır. Kendi bu yetkinlik ile insanlara yukarıdan bakacak ise, bizimde insanlara yukarıdan baktığımız sanrısına (yanılsamasına) kapılmaktadır. Oysa bizler, her insan gibi sorumlu olduğu mesleğini yerine getiren sıradan insanlarız, sizin mesleğiniz öğretmenlik, öğretmek ise, bizim mesleğimizde doktorluk, insanları iyileştirmektir.

İşte bahsettiğim bu iki olgu (1. Doktorların insanlara yukarıdan baktığı yanılsaması, 2. ‘Hop diye iyileşileceği’ yanılsaması) biz doktorlara karşı bir öfke oluşturmaktadır. Çünkü tıbbın ve bilimin elverdiği şekilde hastayı tedavi etseniz de ya hastanın iyileşmesi zaman almakta, ya da hasta iyileşememektedir. O zaman, sanki biz isteyerek yardım etmiyoruz diye bir yanılsama daha oluşmaktadır. Benim idrakimin tıkandığı nokta buradadır: hangi vicdan iyileştirebilecek iken iyileştirmemeyi seçsin ki? Biz de o vicdansızlık yok; ama bazı hasta yakınları, belki de gene o ‘yansıtma’ nedeniyle, o vicdansızlığın var olabileceğine inanıyorlar. Bizler işimizi, gücümüzü, bekleyen diğer hastalarımızı bırakıp onlara hastanın durumunu, yapılabilecekleri, yaptıklarımızı, hastanın tedaviye yanıtını, hastalığın olası seyirlerini defalarca anlatsak da onlar çaresizliğin öfkesini bu hastalıklı düşünce temelinde bize yansıtmaktadırlar. Yüce Yaradan'ın ölümü kader ettiğini, her birimizin ölümlü olduğu gerçeğini kabul etmek, Yaradan’ı sorumlu tutmak yerine doktoru sorumlu tutmayı tercih ederler: Çünkü Yaradan dokunulmazdır. Oysaki Allah Kuran’da defalarca ‘başınıza gelen hayır da şer de Allah’tandır’ diye yazmaktadır. Müslüman toplumun İslamiyet’in ana kitabı Kuran’ı okumadan İslamiyet’i bilmesi de ayrı bir konudur.

Konuya dönecek olursak, aradaki bu gerginlik, doktorun eğer zamanı varsa ve edebiyat yeteneği elverirse kuracağı iletişim ile aşılabilmektedir. Eğer hasta yakını sabit fikirli ise veya doktor günde 100 -120 hasta ile uğraşmaktan zaman ayıramıyor ise (devlet görevinde olduğu gibi) bu gerilim şiddete varmaktadır. Bir de reyting veya tiraj peşindeki medyanın gerçekleri umursamadan, yalakalık ederek doktor düşmanı söylemi desteklemesi, olayları tek taraflı olarak vermesi ile (devlet memuru doktorların medyaya beyan vermesi memurlar yasası ile engellenir; amirinden izin alması vs. gerekir) toplum daha da bilenir. Sonuç: hakaret edilen, sövülen, dövünen, taciz edilen, tehdit edilen, öldürülen doktorlar. Yani ‘Sağlıkta Şiddet’. Sadece doktorlar değil, hasta bakıcılar, hemşireler, sağlık teknisyenleri, laboratuvar görevlileri, güvenlik görevlileri, … önlerine kim çıkar ise öfkelerini ondan çıkartırlar. Yine de sağlık çalışanları bütün bu şartlar altında dahi hastalarını yalnız ve çaresiz bırakmadan görevini yapmaya çalışırlar. Bu durum kimse tarafından yadsınamaz ama umursanmaz da. Çünkü bu fedakarlık doktorun görevidir.

Bir gerçek de ‘öfkesini kontrol edemeyen’ bir toplum olmamızdır. Sanki bu ‘öfke kontrolsüzlüğü’ normalmiş, hatta erkekliğin ispatı imiş gibi toplumdan onanma alması da ayrı bir sorundur. Trafikte çekip vuran magandalar, karısını döven hatta en ufak bir karşı çıkışta öldüren eşler, çocuğa disiplin vermek için çocuğa bağıran öğretmenin üzerine yürüyen veliler,…

Peki ne yapılabilir? Önce eğitim ile toplum yapısının ve toplumun ‘doğruluk’ anlayışının olması gereken rayına oturtulması gerekmektedir. Ayrıca yöneticilerin gösterdikleri tepkilerin toplumun ‘doğruluk’ algısını oluşturmakta ki gücü de kullanılmalıdır. Yani, toplum liderleri ve devlet, vatandaşa ‘öfke kontrolsüzlüğü’nün yanlış olduğu mesajını verecek söylem ve hareketler içinde olmalıdır, ki bu bizim toplumumuzda en fazla eksikliği çektiğimiz konudur. Bunun en belirgin yolu, toplumdaki yanlış hareketlerin cezalandırılmasıdır. Ceza, çocuk eğitiminden genel toplumun düzenlenmesine kadar birçok alanda kullanılan bir kavramdır. Sağlık çalışanlarına yapılan şiddetin ve diğer şiddetlerin (kontrolsüz öfkenin) etkin cezalandırılması, şiddetin toplum yöneticileri tarafından istenmediğinin bir göstergesidir. Zaten düzeni sağlayacak olan güçleri kendi tekelinde bulunduran devletin kendi vatandaşları arasındaki şiddeti engellemesi doğal mantık içerisinde olması gereken bir durumdur. Fakat ne yazık ki günümüz toplumunda bu yaklaşım uygulanmamaktadır.

O yüzden de ‘Sağlıkta Şiddet Yasası’ olarak bilinen yasanın çıkmasına ihtiyaç vardır. COVID-19 salgını ile, daha önce fark edilmeyen gerçek değerleri anlaşılan doktorlarımız için, bu yasa yıllar yıllar sonra, gecikerek (salgın olmasa belki hiç çıkamayacaktı)ve eksik olarak çıkarılmıştır. Bu yasanın geliştirilmesine ve hakkı ile uygulanmasına ihtiyaç vardır.

Peki bu yasa neden senelerdir çıkmamıştır? Çünkü doktorlar grev yapamamaktadır. Çünkü, konun başlığında da olduğu gibi, fedakarca çalışan doktorlar “bakın ben iş bırakayım da yokluğumda benim değerimi anlayın” diyememektedir. Çünkü sövseler de, vursalar da, arkadaşlarımızı öldürseler de, bizler hastalarımızı iyileştirmekten geri duramıyoruz; vicdanımız var, fedakarlığımız var. Doktorluğun olmazsa olmazı ‘fedakarlık’tır. Üniversite sınavında Tıp Fakültesi yazmak istediğini söyleyen gençlere şu soruyu soruyorum: “Gecenin üçünde seni tatlı uykundan uyandırıp acile çağıracaklar. Gece boyunca hastalar ile boğuşup uykusuz kalacak, ertesi gün de hizmetlerine devam edeceksin. Hastaların her türlü pansumanı, gaitası, idrarı ile uğraşıp duracaksın. Yeri gelecek insanlar sana düşman gibi davranacaklar. Hastalarının tedavisi sen evde iken, uykuya dalar iken, her anında beyninde evrilip çevrilecek, her anında hastalarını düşüneceksin, daha neler yapabilirim diye kendini yiyip duracaksın. Huzurun olmayacak. Sen bunca fedakarlığı hiç karşılık beklemeden kaldırabileceksen Tıp Fakültesi’ni yaz. Yoksa yazma” Doktorların gerçekleri bunlardır. Yoksa ‘lüks, rahat bir yaşam’ ki Türkiye gerçeklerinde bize çok uzaktır, değildir.

Doktorluk mesleği ‘riskli meslekler’ grubundan sayılmıyor. Asker ve polisin hayatı risk altında olduğunda onlar riskli meslekler sayılıyorlar. Ama doktorlar, salgın ve bulaşıcı hastalıklara, radyasyona, ilaç ve uçucu kimyasallara ve sağlıkta şiddete maruz kalma ihtimalleri olmasına rağmen, her şey güllük gülistanlıkmış gibi davranılıyor ya… bu da bir sorun. Bu süreçte en ağır ayıp, COVID-19 gibi salgın hastalıklar meslek hastalığı sayılmadığı için COVID-19’dan ölen meslektaşlarımızın ve diğer sağlık çalışanlarının ailelerine ödenek verilmemesidir. Bu konuda girişimler oldu ise de karşılık alınamadı. Bizler zaten fedakarca salgın ile mücadele ediyoruz ya, adam niye şehit verdiğimiz sağlık çalışanlarımıza ödenek versin? Nasıl olsa elinin altında çalışıyoruz; işi de bırakamayız, vicdanımız el vermez. Ne garip değil mi? Hak ettiğimizi alabilmek için illa ki bir tehdit olması gerek. Yoksa kimse bizi adam yerine koymuyor. Biz, sağlık camiası da dediğim gibi sövseler de vursalar da hastalarımızın sağlığı için koşuşturduğumuzdan, bırakıp gidemediğimizden, tehdit edecek bir kozumuz olmadığından habire eziliyoruz. İşin özü bu.

Peki, ‘meslek örgütünüz’ diyeceksiniz, değil mi? Türk Tabipler Birliği (TTB). Olay biraz karışık. Özet olarak, meslek örgütü yeterince güçlü ve örgütlü değil çünkü yıllardır örgüt yönetiminde olan anlayış, radikal siyasi söylemleri ile hem doktorların hem de hükümetin tepkisini çekmiş durumda. Bu nedenle çevremdeki birçok doktor arkadaş ya örgüte üye değildir, ya da üye olsa da örgüt ile bağını koparmıştır. Çünkü, çevremdeki doktor arkadaşlar adına söylüyorum, kimse onların yaptıklarını onaylamıyor ve onlarla bir bağı olsun istemiyor. Ama seçimlerde oy kullanan üyeler bu yönetimin takipçileri olduğu için kimse de yönetimi değiştiremiyor. Geri kalan çoğunluk ise örgütten umudunu kesmiş, kendi bireyselliği içinde çabalıyor. Bir örgüt destekçileri kadar güçlüdür. TTB, bizlerde yaşattığı hayal kırıklıkları ile ne yazık ki doktorlar tarafından yeterince desteklenmiyor. Bunun farkındalar mı? Hayır. Çünkü her seferinde yüksek oy oranı ile seçiliyorlar (dediğim gibi, sadece kendi anlayışlarının takipçileri oy kullanmaya geliyor) ve doktorların üye olmak istememelerini de çağdaş bireyselciliğe bağlıyorlar. Durumu açıklama çabalarını ise düşmanca eleştiri olarak görüyorlar ve en baştan size kapılarını kapatıyorlar. Sonuç ortada.

Gene uzun bir yazı oldu ama halen söylenecek çok şey var. Kalan konulardan bir kısmını önceki bir yazımda yazmıştım (‘Türkiye’yi Terk Edenler Artıyor’: https://ankarahavadis.net/makale/turkiyeyi-terk-edenler-artiyor)

Sizi daha fazla yormadan, diğer konuları başka zamana bırakalım.

Lütfen, salgın önlemlerini gevşetmeden uygulayınız. Sağlıklı günler dilerim.