fbpx Ne Kadar Özgürüz? | Ankara Havadis

Ne Kadar Özgürüz?

Hepimiz, hayatımızı kendi kararlarımıza göre, özgürce yaşadığımızı düşünüyoruz. Gerçekte öyle mi? Düşüncelerimizin akışına veya verdiğimiz kararlara sadece biz mi etki edebiliyoruz? Aile, arkadaşlar, mahallemiz, toplum, kitle iletişim araçları, hâkim kültürel öğeler, sinema, eğitim, öğretmenlerimiz, vb acaba bizi etkileyerek kafamızdaki zincirleri mi oluşturuyorlar? Topluma hâkim olan düşünce bize uygun olmasa da, o düşünceye uymak istemesek de, kendimizi o düşünceye uymaktan alıkoyamadığımız oluyor mu? Bu özgürlük mü? Peki, bu hâkim ortam kendiliğinden mi oluşuyor, yoksa birileri tarafından mı şekillendiriliyor? Kim, nasıl şekillendiriyor? Amaçları nedir? Biz, başımıza gelen bu baskı ve yönlendirmelerin farkında mıyız?

M. Emin Değer ‘Oltadaki Balık Türkiye’ kitabının önsözünde şunları yazmaktadır: “ABD’nin insanlığın gelişmesi ve yüceltilmesi için güven kaynağı olan bilim ve teknolojiyi siyasetin emrinde kullanması düşündürücüdür. Hele bilim ve bilim adamlarının ve üniversitelerin salt Amerika’nın sömürü amaçlı çıkarlarını koruyacak veriler için görevlendirilmesi üzerinde önemle durulacak olaydır. Toplumları dezenformasyonla kendi dinamiklerinden koparmak ve yeni projeler için itaatkâr birimler ve öncü tabaka oluşturmak insanlık suçu değil midir?”

“… O (Amerika) çıkarı için bilimi, halkları teslim almak için kullanır. Bunun yarattığı toplumsal yıkıntı ve zarar düşünüldüğünde ‘Soğuk Savaş’ın en önemli silahlarından birinin bilim olduğu anlaşılır….”

“Amerika, Soğuk Savaş döneminde, (bence şimdi de-TAD) başta sosyoloji olmak üzere bilimi, toplumları yozlaştırmak, temel dinamiklerinden saptırarak kültür yıkımına uğratmak ve kendi dünya görüşüne uygun sistemle yeniden yapılandırmak için kullanmıştır. Bu yolla hedef ülkelerde “Batılı kalıpta itaatkâr kuşaklar yetiştirmeyi” hedeflemiştir. Ne yazık ki, bizim gibi çoğu ülke de, bunun geleceğe hazırlanmanın ön çalışması olduğunu göremedi…”

M. Emin Değer, Cristopher Simpson ve arkadaşlarının yazdığı ‘Üniversiteler Amerikan İmparatorluğu ve Soğuk Savaş Döneminde Sosyal Bilimlerde Para ve Siyaset’ kitabından şu cümleleri kitabına almış: “Geleneksel yaşam biçimleri değiştirmek, daha açık bir ifadeyle, kültürel açıdan etkinlik kurmak, uluslararası piyasaların genişletilmesi ve mülkiyet ilişkilerinde değişiklik yapılması, yeni ve daha iyi olduğu iddia edilen toplumlara ‘geçiş’ dönemi yaşanmasını gerektiriyordu.”

“Geçiş dönemleri pek çok durumda ilerleme yürüyüşüne kuşku ile bakan yerel hükümetin değişmesini gerektirmekte idiyse de, uygulamada çoğu kez zorun söz sahibi olduğu görülmüştür.”

“Batılı sosyal bilimciler ve istihbarat kuruluşları, uzun zamandır Türkiye üzerine yoğunlaşmışlardır. Ülkeyi Batılı bir kalıpta ‘geliştirme’ tekniklerini sınayacak canlı bir laboratuar olması açısından ve müttefik politikaları için mutabakat oluşturmak ve politika, ekonomi, ordu istihbarat ve akademi alanlarındaki ‘itaatkâr bir öncü tabakanın kariyer promosyonu yapmak’ amacıyla.”

Daha fazlası için kitabı (‘Oltadaki Balık Türkiye’) okumanızı öneririm.

Bu duruma Sosyoloji bilimi içinden eleştiri getiren Sosyolog Prof. İrfan Erdoğan, Açık Öğretimde okutulan ‘Medya Sosyolojisi’ kitabında, kalıpların dışındaki gerçekleri şu şekilde anlatmıştır: “…Fakat örgütlü insan yaşamı tarihine baktığımızda, bilgi üretiminin ve iletişiminin topluma egemen güçlerin kontrolünde olduğunu görürüz. Bu nedenle ki örneğin Orta Çağ Avrupası’nda, bilgi üretimi ve yayma kilisenin kontrolü altındaydı ve kilisenin öğretisi çerçevesi dışında bilgi üretimi ve üretim ilişkisi yasaktı. Bu nedenle ki Luther aforoz edildi ve 10 binlerce kadın cadı diye yakıldı. Kapitalizmin gelmesiyle bilgi üretimi laikleşti ve kilisenin dışına taşındı. Ama kısa zamanda, kapitalist yapı, bilgi üretimini kontrol etme gereksinimi duydu. Bu gereksinimin önde gelen nedenleri:

(a) Şirketlerin ve devlet kurumlarının ekonomik ve siyasal yönetimde ilerlemek için bilgiye gereksinim duymaları ve diğerlerinden üstün olmak için bu bilgiyi gizlemeleri en önemli nedenlerden biridir. Teknolojik bilgi daima en değerli ve gizli bilgidir. Bu tür bilgi üretimi teknolojik düzenin sürdürülebilirliğinin zorunlu koşuludur.

(b) 19. ve 20. yüzyılda kitleleri çığ gibi büyüyen bir şekilde demokrasi ve özgürlük hakları talep etmeye başladı. Kapitalizm kitlelere insanca yaşam haklarını vermemek için tedbirler getirmek zorunda kalmıştır. Bu da kaçınılmaz olarak baskılarla ve katliamlarla birlikte, yoğun bir şekilde biliş ve davranış yönetimi gereksinimini çıkardı. Bu gereksinim de hem bilginin kontrolünü hem de yönetimsel bilgi için araştırma gereksinimini artırdı. Yönetimsel bilgi gereksiniminin artmasıyla birlikte sosyoloji ve psikoloji gibi alanların geliştirilmesi başladı. Buna aynı zamanda propaganda, halkla ilişkiler, kamuoyunu biçimlendirme, rıza yönetimi ve iletişim gibi yeni öğeler veya alanlar eklendi. Bu durum üniversiteler ve üniversitelerle özel ve kurumsal çıkarlar arasındaki ilişkide bilgi üretim merkezleri olarak üniversitelerin ve dev şirketlerin kendi özel araştırma ve geliştirme bölümlerinin önemini artırdı. Bu tür üretim hem kurumlar ve şirketler için araştırmalarla faydalı bilgi üretirken aynı zamanda aynı amaçlara uygun iş gücünün de üretimini yapar.

(c) Özellikle 20. yüzyılın başından itibaren artan bir şekilde kitle üretimi yapılmaya başlandı. Kitle üretimi kitle tüketimine gereksinim duyar. Kitleler hâlinde üretim yapan bir endüstriyel yapı, sadece ürünü üretmekle asla yetinemez, tüketimi, kullanımı, rızayla katılmayı ve oy vermeyi de üretmek zorundadır. Bu zorunluluk da kaçınılmaz olarak ikinci tür bilginin üretilmesini gerekli kılar: Bilme veya bilgi adına cehaletin, tüketim bilgisinin, kamuoyu ve moda gibi mevsimlik/dönemlik sürü psikolojisinin üretilmesi. Bu üretimde en gözde araç olarak da kitle iletişim araçları kullanılmaya başlandı.”

“Kitle iletişim araçları (ve elbette resmî eğitim) hem endüstriyel ekonomik ve siyasal yapıyı meşrulaştırma işinde gözde araç oldular hem de alternatif görüşleri, hoşnutsuzlukları ve başkaldırıları gayrimeşrulaştırma, yanlışlama ve marjinal/değersiz gösterme gibi görevleri yüklendiler.”

“Bilgi ancak kullanabilme olanaklarına sahip olanların elinde güçtür. Eğer, birisi gücün çıkarına aykırı olan bilgi üretirse, ya bilgi satın alınır, ya marjinal duruma itilir ya bilgiyi üreten “intihar eder” ya da “kazaya kurban” gider. Eğer güce karşı bilgi üreten ve kullanmaya çalışan bir ülkeyse “dünya barışını tehlikeye soktuğu” için özgürlük, demokrasi ve insan hakları şampiyonları tarafından o ülkeye ambargolar uygulanır, ülke işgalle tehdit edilir ve gerekirse işgal edilir.”

“Eski imparatorluklarda bile, kitlelerin yönetimi, kılıçların gölgesinde yaygın cehaletin üretilmesiyle kolaylaştırılmıştır.”

“Bu tür yönetim de özellikle birbirine bağlı birkaç temel üzerine inşa edilmiştir:

(a) Örgütlenmiş din,

(b) Cinsel ilişkiye ve alkollü içki gibi madde kullanımına indirgenen örgütlenmiş ahlak,

(c) Bizi her an yutmak, yok etmek isteyen en az bir öcü/düşman (örneğin 1990’lara kadar komünist düşman vardı; şimdi de terörist düşman yaratıldı) ve elbette

(d) Önce insanın kendini üretme olanaklarını elinden alıp ardından ona tanrısı, vatanı, ahlakı ve düşmanı yanında ekmeğini de vererek karnını doyuran ve onu belli statülere yerleştirerek ona güven ve görece güç veren bir yapıya dayanan bireysel çıkar düşüncesi. “

                “Bu tür yönetim öncelikle hem resmî eğitim yoluyla hem de kitle iletişim araçları yoluyla yapılır. Bu örgütlü biliş yönetiminde, bireyin hem ahlakı hem inancı hem de kendini düşünsel ve duygusal olarak üretmesi elinden alınır; her şey örgütlü yapılarda yeniden biçimlendirilir ve dönüştürülmüş bir şekilde geriye ona “hediye” edilir. Bu bilgi de yönetimsel bilgidir.”

“Yaratılmış gereksinimler: Bu gereksinimler toplumsal ilişkiler içinde hissettirilmiş ve oluşturulmuş yapay, doğallaştırılmış ve normalleştirilmiş gereksinimlerdir. Bunlara, örneğin, para kazanmak için çalışmada olduğu gibi “ekonomik”, oy vermede olduğu gibi “siyasal”, halay çekmede olduğu gibi “kültürel” ve gösteriş yapmada olduğu gibi “sosyopsikolojik” gereksinimlerdir. Bu gereksinimler, toplulukta yaşamayla birlikte gelen üretilmiş gereksinimlerdir. Modaya uyma, statü, gösteriş yaparak egosunu tatmin etme ve ahmakça-tüketim gibi arayışlar böyledir. Yaratılmış gereksinimler bazen genelin yaşamından çıkar gelir; bazen de özelin çıkarının genelden geçerek gerçekleşmesine dayanır. Örneğin, modaya gereksinim, Anadolu halkının günlük yaşamı içinde oluşan ve “biz parlak ruj istiyoruz” diye gelen talebinden kaynaklanmaz; endüstriyel yapının tüketim peşinde koşan ve sürüleştiren mevsimlik modayı bireysel ifade sanan “tüketici kitleleri üretme” gereksiniminden kaynaklanır. Gereksinimler sürekli tekrarlanması gereken, tekrarı zamana yayılmış veya tekrarlanmasına gerek olmayan gereksinimler olabilir.”

“Doğal gereksinimler belli düşünceler, duygular, inançlar ve çıkarlar ile dönüştürülür; güç ve kazanç sağlamanın, biliş ve davranış yönetiminin ve psikolojik doyum arayışının parçası yapılır. Böylece, yemek yemek sadece doğal bir gereksinimi değil, aynı zamanda birden fazla yapay gereksinimi giderme faaliyeti olur.”

Yazımız epey uzun oldu. Sayın Hocamız Prof. İrfan Erdoğan’ın yazı ve düşüncelerine başka yazılarımızda da yer veririz. Bu söylemleri daha iyi anlayabilmek için yazıyı tekrar tekrar okumanız ve karşınıza çıkan her bilgi ve habere nesnel, eleştirel gözle bakanız dileklerimle.

 

Not 1: Önümüzdeki Kurban Bayramınız kutlu olsun!

Not 2: Prof. Dr. İrfan Erdoğan, kendi kitaplarını normal sistemden çekmiş olduğundan kitaplarını kendi satmaktadır. İhtiyacı olan öğrencilere kitaplarını ücretsiz gönderen Hocamız, sattığı kitaplardan kazandıkları ile de öğrenci okutmaktadır.

Kitaplarından almayı düşünenler için e-iletisi: erdogan.irfan@gmail.com