fbpx Yurdumdan Kadın Manzaraları - 2 | Ankara Havadis

Yurdumdan Kadın Manzaraları - 2

(Önceki hafta yayınlanan yazımın devamıdır)

   Türkiye’deki kadın manzaralarına, 10 yıl önce Çocuk Cerrahı olarak zorunlu hizmetimi yaptığım Siirt’te gördüklerimi yazmaya devam ediyorum. On yıl içinde Siirt’te, kadınlarımızın hayatında çok bir değişiklik olduğunu sanmıyorum.

   Kadın-doğum uzmanı arkadaşların da işi zordu. Çocuk anneler geliyordu; bildirmeseler yasal olarak suçlular, bildirseler hastalar bir daha hastaneye gelmeyecek, evde doğuracaklar. Çocuk annelerin vücutları doğum için yeterince olgunlaşmadığından doğumda hem annenin hem de bebeğin ölüm riski yüksektir. Zaten evin hijyeni de sorgulanacak seviyede. Eğer, çocuk anneler yasal soruşturmadan korkup hastaneye gelmezlerse hem annenin hem de bebeğin hayatı tehlikeye girecek. İki ucu … sopa.

   Zaten çocuk yaşta evlenenleri bildirince, savcı yaş tayini istiyordu. Onu da el-bilek grafisi ile yapıyorlardı. Orada çıkan aralığın da (örneğin 13-16 yaş aralığında) en yüksek yaşı alınarak durum kurtarılmaya çalışılıyordu. Yoksa geleneksel ve bağnaz toplumda bu kızların geleceği tehlikeye giriyordu. Keşke devlet adamlarının öncülüğünde kanaat önderleri ve din adamları seferber olup bu çocuk evliliklerini daha olmadan engelleseler. Nerede...

   Hastane o zamanlar Kırmançi konuşulan gecekondu mahallesinde idi. HDP’nin o zamanki muadili DTP yanımızdaki boş arazide Nevruz kutlardı. Ama bizim devlet hastanesine tek taş atan olmazdı. Samimi ve içten bir hizmet veriyorduk çünkü. Hastanemiz yeni olmasına rağmen, sonraları rant uğruna şehir merkezinde tekrar hastane yapılıp bu hastane kapatılmış. Oysa o doğum ve çocuk hastanesine esas o mahallenin ihtiyacı vardı. Hastane kapatıldıktan sonra, Ekim olayları sırasında, hastane binasına saldırı olmuş. Ben şahsen, bu saldırının terk edilmenin öfkesinden olduğunu düşünmüşümdür.

   Neyse dönelim konumuza; anneler genelde Türkçe bilmezdi. Kapıdan içeri girdiklerinde asık suratlı ve dik kafalı olurlardı. Türkçe bilmediklerini söylerlerdi, otomasyon görevlisi arkadaş çeviri yapardı. Ben gülümseyerek çocuğa ve anneye yaklaşır, dilim döndüğünce Kırmançi hikaye alır, muayene yapardım. Olabildiğince tedaviyi açıklamaya uğraşırdım. Bu aşamada anne yumuşar, bildiği kadarı ile Türkçe kelimeler ile yardımcı olmaya karar verirdi. Çoğu ise yanında, okula gittiği için Türkçe’yi bilen ablaları getirirlerdi, çevirmen olarak. Okuyan kız çocukları için aileye para yardımı yapılıyor olmasa o kızlar da okul yüzü göremezdi ya…

   Çocuk doktoru arkadaşlar günde 100’den fazla hasta baktıkları için ben de işleri görülsün diye çocuk hastalıkları hastası da kabul ederdim. Benim bilgimi aşanları çocuk doktoru arkadaşlara danışarak tedavi ederdim. Bir kısmı ‘iştahsızlık’, ‘kilo alamama’ ile gelirlerdi. Bilirdik ki, çocuğa yokluktan sadece ekmek-çay verebiliyorlardı. Düzenli beslenmeyi anlatsak da alamıyorlar veya unutuyorlardı. Birileri bu başvuruların başka türlü bir nedeni olduğunu da anlattı: “Hocam, bu
kadınların çoğu evinden dışarı burnunun ucunu bile çıkartamaz. Ancak çocuğu hastaneye götürme bahanesi ile kocasından evden çıkma izni alabilir. Tek sosyalleşmeleri de sıra beklerken yaptıkları muhabbet, görebildikleri tek yer hastane. O yüzden her fırsatta geliyorlar.”

   Gücümüz yettiğince yenidoğan yoğun bakımı yaptık. Gözümüz gibi bakıyoruz, günde 2-3 defa yerleri temizletiyoruz, temizliği yakın takip ediyoruz, vb. Bir akşam vizitinde bir de baktım anneler küvezlerin arasındaki yere, zemine, battaniye sermişler, oturmuş konuşuyorlar. Kızdım; yere mi oturulur? Sonra bebeklerinizi kucağınıza alıyorsunuz? Bebekleriniz hasta olacak…. Odadan çıkınca sorumlu hemşire usulca açıkladı: “Hocam, çoğunun evinin zemini topraktır, burasını temiz görünce oturmaktan çekinmemişlerdir” diye.

   Biz orada görevdeyken bir vukuat oldu. Radyoda çalışan bir kızımızın ailesi radyoyu basmış, mesele erkek arkadaş meselesi, kızımız da pencereden atlamak zorunda kalmış. Sonra kızımızı Devlet Hastanesine almışlar. Tam sevk edilecek, abi ambulansa atlayıp kızı bıçaklamış. Sonuçta ağır yaralandı ama yaşadı diye hatırlıyorum.

Sonuç olarak, kadın hakları diyoruz ya; adı var, kendi yok.