Halkçı Devlet mi Sosyal Devlet mi?

Feyziye Özberk

"Halkçı Devlet" ve "Sosyal Devlet" çoğunlukla birbirine yakın kavramlarmış gibi ele alınıyor. Hatta bu konuda derinlemesine bilgi sahibi olmayanların, bu iki kavramı zaman zaman aynıymış gibi ele aldıklarına da tanık olabiliyoruz. Gerçekte bu iki kavram; halk, devlet, kamu hizmeti vb. konularında birbirinden tamamen farklı dünya görüşlerinin ürünleridir. "Sosyal Devlet"le başlayalım":

Bilim insanları Sosyal devleti şöyle tanımlıyor: “Sosyal devlet genel bir tanımlama ile klasik liberal demokrasinin ekonomik ve siyasal temellerini değiştirmeden vatandaşların sosyal durumları ile ilgilenen ve onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamakla görevli olan devlettir.” [1] Tanım çok güzel. Meselenin canalıcı noktasına parmak basıyor. Yani amaç ekonomik ve siyasal temelleri değiştirmeden isyan ettirici eşitsizliği gidermeden, yamayla durumu sürdürmek… Sosyal devletin, yoksulluğun kökünü kazımak, işsizliği önlemek gibi bir hedefi yok. Genel olarak yoksulluk, işsizlik hep olacak ki durumu onlardan biraz farklı olanlar, durumlarına şükretsinler.

Basit bir anlatımla ülkenin gelirinin paylaşımı söz konusu… Devlet adı verilen organizasyon çeşitli kurumlarıyla bunu yapıyor. Ayrıca önemli bir faktör, kitlelerin tarih boyunca verdiği mücadeleler var. Her iktidar şu ya da bu biçimde, zor veya ikna, geniş kitlelerin desteğini almak zorunda… “Sosyal devlet” veya başka bir ifadeyle “refah devleti” doğrultusunda, ilk ciddi girişim, 1883 yılında Bismarck’ın hastalık sigortasını kurmasıdır. Ardından, 1942 yılı Aralık ayında İngiltere’de Lord Beveridge’in hazırladığı bir raporun da etkisiyle, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, devletin yurttaşların yaşamının her aşamasında sorumluluk üstlenmesi (beşikten mezara) anlayışı uygulanıyor. Yıldırım Koç bu uygulamaları şöyle yorumluyor: “Her iki gelişmede de hem sosyalizmin tehdidi, hem de emperyalist aşamaya geçilmiş olmasının sağladığı olanaklar etkili oldu. Almanya’da 1878 yılında Almanya Sosyal Demokrat Partisi kapatılmıştı; ancak Marksistler çok etkiliydi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise, Çin Halk Cumhuriyeti ile birlikte, dünya nüfusunun üçte biri komünist partilerinin yönetimi altındaydı. Ayrıca, kapitalizmin tarihinde “Altın Çağ” olarak nitelenen dönemlerin en önemlisi, 1946-1973 dönemidir. Emperyalist sömürüyle desteklenen sürekli ekonomik büyüme, tam istihdam ve Soğuk Savaş koşulları, emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının yaşam düzeyini gerçekten çok yükseltti. Emperyalist ülkelerin işçi sınıflarını, kapitalizmin mezar kazıcıları olmaktan çıkarıp, kapitalizmin ve emperyalizmin payandalarına dönüştürdü.”

Yıldız Sertel anılarında yanlış anımsamıyorsam Kuzey Avrupa ülkelerinden birinde işçilerin yaşam koşullarını gözlemleyen Nâzım Hikmet’in, “Biz sosyalistler, işçilere buradakinden farklı olarak ne önerebiliriz ki sosyalizmi tercih etsinler” dediğini aktarıyordu.

Sosyal devletin, eğitim ve sağlık hizmetlerini, kamu tarafından parasız olarak sağlaması, konut ve toplu ulaştırmada önemli adımlar atması gibi uygulamaları önemli ve halkın yararınadır. Bunlar önemli ölçüde kitlelerin mücadelelerine ve uluslararası gelişmelere bağlıdır. Ama olumlu ya da olumsuz gelişmelere de açık uygulamalardır. Daha da önemlisi gelişmekte olan ülkelerle, emperyalist merkezler tabii ki aynı konumda değildir.

Sosyal devletin amacı, kötü yaşam ve çalışma koşullarının olumsuzluklarını hafifletmektir. Ama bilim insanları, bu ekonomik politikanın: sorunları ortadan kaldırmadığını, aksine pekiştirdiğini ve daha da ağırlaştırdığını saptıyorlar.

Bir de “sosyal destek” olarak ifade edilen, son yıllarda ülkemizde özellikle seçim dönemlerinde daha da yaygınlık kazanan uygulamalar var. Bu tür destekler aslında sadakadan çok da farklı değil. Gelir adaletsizliği sadaka ekonomisiyle çözülemez. Bir de alın terinin karşılığı olmayan böylesi gelirler, alan için inciticidir. Ayrıca yozlaşmaya, tembelliğe yol açabilir. Hâlbuki çalışarak kazanan emekçi, kazancını haklı olarak kendi emeğinin karşılığı olarak görür. Bu nedenle de başı diktir.

Biz ne zaman “Sosyal devlet” olduk?

Atatürk’ün bizzat yaptığı değişiklikle, 1937 yılı Anayasası’nın 2. Maddesi şöyleydi: “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve Devrimcidir.” 1961 Anayasası’nda bu ilkelere ne yazık ki yer verilmedi. Anayasa’ya “Sosyal devlet” olduğumuz yazıldı. (Bu konu dışında 1961 Anayasası’nın ilerici niteliğini tartışmıyorum.)

Sosyal devlet olarak ifade edilen bu aldatmacanın ne getirip ne götürdüğünü yaşayarak öğrendik. Atalarımız: “Elden gelen öğün olmaz, öğün olsa zamanında bulunmaz,” demişler. Sosyal devletin sağladığı olanaklar, destekler, bizim gibi mazlum ülkeler için tam bu sözde ifade edildiği gibidir. Hem yaraya merhem olmaz hem de yöneticilerin iki dudağı arasındadır. Bizde ve Avrupa’da yaşandığı gibi devletler sıkışınca, eğer güçleri yetiyorsa, koşullar uygunsa, ilk iş sosyal hakları, destekleri azaltırlar, keserler.

Hâlbuki halkçı devletin, amacı yoksulluğu yaratan ekonomik bölüşüm ilişkilerini temelden değiştirerek yoksulluğun kökünü kazımaktır. Bu da devrimci ve devletçi bir yönetimle tam olarak başarılabilir. Nitekim Atatürk döneminde bu açıdan çok önemli başarılar kazanılmıştır. O yıllarda, sağlık ve eğitim tümüyle parasızdı. Bugünlere gelmemizin en önemli nedeni, iktidarların başta devrimcilik olmak üzere Altı Ok’la ifade edilen ilkeleri adım adım terk etmeleri değil mi?

Eğitimde ve sağlıkta kamu kesiminin belirleyiciliği sürüyor

Anayasa’ya “Sosyal devlet” olduğumuz yazılınca devletin halkçı kamucu uygulamaları tam olarak son mu buldu? Yanıt hayır. Atatürk’ün anısı henüz çok sıcak… Üstelik 1960 Devriminin getirdiği özgürlük koşulları, gençlik başta olmak üzere kitleleri canlandırmış. Dünyada da kapitalizmin “Altın Çağı” ve Soğuk Savaş politikaları geçerli. Bu koşullarda, eğitimde ve sağlıkta kamu kesiminin belirleyiciliği sürüyor. Ayrıca, İkinci Dünya Savaşı sonrasından itibaren halk kitlelerinin yaşam standardında ciddi yükselmeler yaşanıyor. Hem Demokrat Parti hem de Adalet Partisi kamu yatırımlarını sürdürüyor. Halkın desteğini alabilmek amacıyla başta köylülük olmak üzere çeşitli kesimlere erken emeklilik vb. önemli olanaklar sağlanıyor.

Halkçı devletçi dolayısıyla planlı politikalardaki en büyük kırılmanın tarihi 24 Ocak 1980 kararlarıdır. Kendisiyle bir söyleşi yaptığım, o yıllarda planlamanın başında olan Bilsay Kuruç da bu saptamayı doğruluyor: “Demirel’in bir mecburiyet altında olduğunu hissettim. Biz o zamana kadar Demirel’i yatırımcı olarak tanıyorduk. ‘Ben büyüme istiyorum, yol, baraj istiyorum’ derdi. Bir daha yatırımcı Demirel’i göremedik. Bülent Bey de o tarihten sonra ilk Ecevit gibi olmadı. ‘24 Ocak’ bir anlamda dönüm noktası oldu. Düşünce ve yöneliş bakımından ortanın solunda olan Ecevit veya sağında olan Demirel için, her ikisi için de ortak bir mecburiyet yolu gibi… Askerler de onlara gerek kalmadan bunu yaptılar.”

Yapılan neydi?

“Türkiye’nin bizim hazırladığımız 4. Beş Yıllık Plan’daki gibi değil de sanayideki hedeflerinden vazgeçen, daha çok hafif ya da ikinci el sanayilere yönelen bir ülke olması… Özeti şu galiba: Türkiye ekonomisiyle ve Türk toplumuyla ilgili kararlar Türkiye’de mi alınacak yoksa dünyada mı alınacak. ‘24 Ocak’ın esas ruhu dünya ile bütünleşmedir. Yani Türkiye insanına, toplumuna, gelişmesine ait kararların, dünya ile bütünleşmeye uygun olması. Daha açık bir anlatımla söylersek dünyada alınan kararların önce Türkiye’ye yavaş yavaş telkin edilmesi, sonra talimat olarak verilme yoluna girmesi. Çünkü Demirel’in ünlü sözü: ‘77 sente muhtacız’ demişti. Bu söz meseleyi şöyle teşhis ettiğini gösteriyor: En kıt kaynak dövizdir. Dövize muhtacız. Dövizsiz olmuyor. Dövizi dış dünyadan bankerlerden alacaksınız. Bankerlerin arkasında uluslararası kuruluşlar var. Uluslararası kuruluşların arkasında da büyük devletler var. Hepsi birbirine yakın, birbiriyle konuşuyor, Türkiye’yle ilgili karar alıyorlar: Dövizi verelim mi vermeyelim mi? Hangi koşulda verelim? Bu dövize muhtaçlık devam etsin. Bu çizgi Türkiye’yi dünyayla bütünleştiren çizgi olsun.

Türkiye’de de bu çizgiye ‘evet böyle olmalıdır’ diyenler başa geliyor. Turgut Özal burada başı çekti. Devalüasyonlar yapıldı arka arkaya. İşçi ücretleri sürekli olarak düşürüldü. Turgut Özal, Türkiye’nin ihracat yaparak döviz kazanacağını dolayısıyla döviz kıtlığının kalkacağını söyledi. Ne kadar devalüasyon yaparsanız yapın yine açık veriyorsunuz. Türkiye’nin açıkları büyüdü ve anlaşıldı ki dış dünya, Türkiye’yi bir sürekli borçlu statüsüne sokuyor. Sürekli borçlu ve sürekli ithalatı artacak olan bir ülke. Ana çizgi bu ve bu dünyayla bütünleşmenin çizgisi…[2]

Bilsay Kuruç’un ne kadar haklı olduğunu, bugünlere gelerek: borca batarak, insanımızı özellikle de gençlerimizi işsiz bırakarak, tarım ürünlerini bile ithal etmek zorunda kalarak gördük. Üretmeden borçla büyümeye çalışmanın iflas noktasına sanırım geldik. Bizim için hem tarımda hem de sanayide üretmeden başka bir çıkış yolu gözükmüyor. Bunu başarmamızın Atatürk döneminde uygulanmış tamamen bize özgü, başarı garantili bir yolu da var: Halkçı, devletçi bir anlayışla yürütülecek planlı karma ekonomi.

Halkçılık

Başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk Devriminin önderleri dünyada mucize olarak adlandırılan hem kültürel hem de iktisadi kalkınmayı, büyümeyi halkçı, devletçi bir anlayışla başardılar dedik. Şimdi sıra bu anlayışı kısmen tarihi sürecini izleyerek anlatmaya geldi.

Halkçılık, Türk Devriminin temelini oluşturan programdır ve bizzat Mustafa Kemal tarafından, Kurtuluş Savaşı sürecinde, kaleme alınmış ve 13 Eylül 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunulmuştur. Bu program, 1921 Anayasası’nın (Teşkilât-ı Esasiye Kanunu) dayanağını oluşturur. Bir ulusun ölüm kalım savaşı ancak halkçılık anlayışıyla yani halkın canını, malını vermeye hazır gönüllü ve örgütlü desteğiyle kazanılabilirdi. Sadri Etem’e (Ertem) göre “İstiklâl Harbi’nin iki hedefi vardı: Vatanda eşit haklı insan, dünyada eşit haklı millet ülküsüne can vermek!...” [3]

Halkçılık Programı, emperyalizme ve kapitalizme cepheden karşı çıkar. Hem 2., hem 3. maddelerde emperyalizmin ve kapitalizmin tahakkümüne karşı milletin seferber edileceği ve bir İstiklal Savaşı verileceği belirtilir. Bazı mebuslar haklı olarak sorarlar, hangi kapitalizm, iç mi dış mı diye. Hariciye Vekili Ahmet Muhtar Bey, 22 Ocak 1921 günü, yani Anayasa'nın kabulünden iki gün sonra, Büyük Millet Meclisi (BMM) kürsüsünden yaptığı konuşmada, ülkede büyük sermayenin bulunmadığına dikkat çeker ve bu programın emperyalizme ve dış kapitalizme karşı olduğunu açıklar. [4]

Madde 4’de şöyle denir: “Büyük Millet Meclisi hükümeti, halkın maruz bulunduğu sefalet sebeplerini gidererek, saadet ve refahının sebeplerini temin etmeyi esas umde sayar. Bu sebeple toprak, maarif, adliye, iktisat ve bütün içtimaî meselelerde asrın kabına ve halkın hakikî ihtiyacına göre muktazî (gerekli) yenilikleri ve tesisleri vücuda getirmeyi başlıca vazife sayar…” Yani Halkçılık Programı, halkın ihtiyaçlarını esas alır.

Sekizinci maddede, hükümetin bir halk hükümeti olduğu belirtilir: “Türkiye Halk Hükümeti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur”. Bu madde, 6. maddenin ruhunu da tamamlar: “Madde 6 – Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.”

Ulusal egemenliği, ulusal iradeyi ilke edinen hükümet

Mustafa Kemal, 1 Aralık 1921, Bakanlar Kurulunun “Görev ve Yetkisini Belirten Yasa” önerisi nedeniyle yaptığı konuşmada hükümetlerinin bir “halk hükümeti” olduğunu açıklar: “Efendiler, bizim hükümetimiz sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten kitaplarda mevcut olan hükümetlerin, yönetim biçimleri yönüyle hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat ulusal egemenliği, ulusal iradeyi ilke edinen bir hükümettir, bu yapıda bir hükümettir. Bilimsel ve toplumsal açıdan bizim hükümetimizi tanımlamak gerekirse, “halk hükümeti” deriz. (…) Biz, hayatını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan iş insanlarıyız, zavallı bir halkız! Kurtulmak, yaşamak için çalışan, çalışmak zorunda olan bir halkız! (…) O halde, Halkçılık, toplum düzenini çalışma (üretme) hukukuna dayandırmak isteyen bir yönetim biçimidir. Efendiler, biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı kurtarmak için ulus olarak bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı ulusça savaşmayı göze almış insanlarız. [5]

Toplumun en yoksul kesimini efendi yapmak

“Halkçılık, halkın halk tarafından, halk için yönetilmesidir.” “Halkçılık, gerçek demokrasi demektir.” “Halkın örgütlü olması, halkla birlikte karar vermektir.” “Kişilerin dil, din, mezhep, ırk, cinsiyet ve siyasal görüş ayrımı gözetilmeksizin yasalar önünde eşit olması ve halkın devlet için değil, devletin halk için var olmasıdır.” “Halkın çıkarlarından yana olmak, halkın çıkarlarını savunmaktır.”

Halkçılık neyi anlatıyor? Yukardaki anlatımlardan acaba hangisi en esaslı ya da en kapsamlı tanımı içeriyor? Yusuf Akçura, halkçılığın en açık ifadesinin, Mustafa Kemal tarafından “Batı Türkleri tarihinde en yüksek mevkiinden, Millet Meclisi kürsüsünden ilk defa söylenen bir söz” olduğunu açıklıyor. O söz bir tavsiyedir: “efendimiz ve velinimetimiz köylü, önünde hürmetkâr vaziyeti takınmak.” [6] Bence de en yalın ve özlü açıklama bu. Yani toplumun en geniş, en ezilen, en yoksul kesimini efendi yapmak. Devlet yönetilirken, alınan toplumsal, siyasi ve özellikle iktisadi kararlarda ölçü, bu anlayış olmalı. Toplumun iktisadi olarak en yoksul kesimi “Efendi” olmadan “Halkçılık” ilkesi amacına ulaşmış sayılmaz.

Halkçılık halk tarafından ve halkla beraber sistemidir

Halkçılık ilkesiyle ilgili olarak Şükrü Kaya, “Bizim halkçılığımız, halka doğru, halk için değil, halk tarafından ve halkla beraber sistemidir” diyerek Kemalist Devrimin Halkçılık anlayışını daha net bir biçimde açıklar. Bu sistemin memleketin doğrudan doğruya halk tarafından idaresini temin ettiğini belirtir. Bütün vatandaşlar yasalar önünde eşittir. Kaya Halkçılığa, CHP’nin her sene toplanan ocak kongrelerini, iki senede bir toplanan vilayet kongrelerini, dört senede bir toplanan büyük kurultayını örnek göstermiştir. Yapılan işleri, her sene bu kongrelerde gözden geçirdiklerini ve oradan alınan neticeleri üyelere ve vekillere sunduklarını belirterek Meclisin yasalarındaki isabetin en büyük etkenini halkın fikirlerini almaya bağlamıştır.

Amaç milletin anlayarak oy vermesidir

Halkçılık ancak örgütlü ve bilinçli bir toplumda hayata geçebilir. Türk Devriminin önderleri işte bunu başarmaya çaba harcıyorlar. Müttefikler, İstanbul’dalar Lozan Antlaşması henüz imzalanmamış, seçim çalışmaları yapılıyor. Yusuf Akçura, 11 Mayıs 1923 günü Darülfünun konferans salonunda İstanbullu aydınlarla yaptığı söyleşide bu mücadeleyi anlatıyor. “Türkiye Devleti’nde hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir; millet, halk, mukadderatını bizzat ve fiilen yönetir. Demek ki Türkiye Devleti kayıtsız şartsız bir halkçılıktır, bir demokrasidir. Halk, millet sık sık toplanarak, kendi mukadderatını, memleketin mukadderatını yönetmek için vekil edeceği adamları seçer. Ve seçmeden evvel memleketi ne yolda idare edeceklerine dair fikirlerini öğrenir, mukayese eder ve ona göre seçer.”

“9 Umde”, Altı Ok’un ilk nüvesidir

Yusuf Akçura konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Bunun mutlaka böyle olması gerektiğine inanan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti, maksatlarını, fikirlerini azami derecede yaymaya çalışıyor. Eskiden olduğu gibi yalnız teşkilat kuvvetiyle değil, asıl fikre çekmek suretiyle seçimlere katılıyor. Büyük Millet Meclisi’nce yeniden seçim kararı verilir verilmez Müdafaai Hukuk Cemiyeti, derhal programının ana hatlarını 9 umdede toplayarak yayımladı. [7] Gazeteler her gün bu umdeleri yazıyorlar, açıklıyorlar, yorumluyorlar, ayrıca risalelerle de izahına çalışıyorlar. Taraf taraf Müdafaai Hukuk’un mensupları –mebus adayı olsun olmasın – bu umdeleri halka, şehirlilere, köylülere her sınıf ahaliye anlayacakları dille anlatmaya uğraşıyorlar. Türkiye’nin her tarafında, camilerde, konferans salonlarında, kahvelerde, meydanlarda umdeleri açıklayıp anlatmakla meşgul gayretli arkadaşlarımız var. Demek Müdafaai Hukuk milletin anlayarak oy vermesi esasını yalnız teoride kabul etmekle kalmamıştır, bugünkü seçim devresinde tatbikatını da icra ediyor; demek Müdafaai Hukuk teşkilatla beraber, açık, aşikâr, sarih ve kati fikir ve umdelere (yani programın ana hatlarına) dayalı bir seçimde kazanmak için meydana atılmıştır.” [8]

Yani günümüzde pek çok çeşidi uygulanan yöntemlerle, insanları aldatarak ya da başka biçimlerde kazanılan oy çokluğuyla değil! Mebusların, bilinçli kitlelerce seçilmesi isteniyor. “9 Umde” ise, Altı Ok’un ilk nüvesidir; 8 Nisan 1923 günü tam Cumhuriyetin eşiğinde kabul ediliyor.

Halk örgütlenmeli ve halka gerçekler anlatılmalıdır

Millî Mücadele’nin en karanlık günlerinde, yanında bulunan gazeteci Yunus Nadi’nin “Her kerameti Meclis’ten beklemek niyetinde miyiz?” diye sorması üzerine, Mustafa Kemal’in verdiği yanıt çok önemlidir. Onun halka ve demokrasiye olan büyük güvenini gösterir. Tabii halk örgütlenmeli ve halka gerçekler anlatılmalı, yani bilinçlendirilmelidir. Meclis bu çabanın önemli araçlarından biridir. Aksi takdirde halktan en doğru kararları beklemek hayal olur. Mustafa Kemal de bu göreve vurgu yapıyor: “Ben her kerameti meclisten bekleyenlerdenim. Bir devreye yetiştik ki onda her iş meşru olmalıdır. Millet işleri de ancak millî kararlara istinat etmekle, milletin duygularına tercüman olmakla hâsıldır. Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım. O, esaret ve zillet kabul etmez. Fakat onu bir araya toplamak ve kendisine; ‘Ey Millet, sen esaret ve zillet kabul eder misin?’ diye sormak lâzımdır. Ben, milletin vereceği cevabı biliyorum… Bizim bildiğimiz hakikatler milletçe de tamamen malûm olunca, onun kararlar bahsinde de bizim gibi düşüneceği neden kabul edilmemelidir? Ben, bilâkis milletin bu hususta daha sağlam, daha kesin kararlar, vereceğine inanıyorum.”

Yine Yunus Nadi Bey, “Ankara’nın İlk Günleri” adlı anı kitabında; kendini çok umutsuz hissettiği zor koşullar altında, Mustafa Kemal’in ondan, halktaki gizil gücü görmesini istediğini yazar. O gücün açığa çıkması halkın örgütlü olmasına ve aydınlatılmasına bağlıdır. Mustafa Kemal bunu vurgular: “Eksik olan şey teşkilâttır. İşte şimdi onun üzerindeyiz.”

Kültürel halkçılıktan siyasi halkçılığa

Halkçılığın toplumsal-siyasal yaşamımızdaki izini 1830’lara dek götürmek olanaklıdır. Ülkenin yarı sömürge haline gelişini, halkın yaşamının gittikçe yoksullaştığını, gören yaşayan devrimci aydınların yani halkın evlatlarının başlattığı mücadelede, halkçılığın ilk filizleri vardır. Onlar halkın yoksulluğuna, acılarına merhem olmak istiyorlar. Fakat zorluk çok… Konuşmaları, yazmaları çizmeleri yasak… Ayrıca okuryazarlık oranı çok düşük; aydının dili, halk dilinden uzak… “Halka doğru” hareketleri böyle başlıyor. Dilde sadeleşme, halkın zorluklarını öğrenme, öğrenip somut çözümler üretme, hekimiyle, öğretmeniyle, yazarıyla, şairiyle, askeriyle halka gidip hayatı değiştirme, arayışı başlıyor, yayılıyor. Önce kültürel halkçılık gelişiyor.

Yeni Osmanlı ve Jön Türk hareketleri, 1. ve 2. Meşrutiyetlerle, halkın dilinin, halk edebiyatının, hürriyet, eşitlik ve kardeşliğin benimsenmesiyle, önce kültürel ve siyasal planda gündeme gelen halkçılık, sonunda Cumhuriyet’le genç Türk Devletinin anayasasının temeli olmuş böylece halkın alın yazısını değiştirebilme gücüne ulaşmıştır.

Tabii tüm bu gelişmelerde, dünyadaki altüst oluşların etkisi de yadsınamaz. Ülkemizin coğrafi konumu hem Fransız Devrimi’nden hem de 1917 Sovyet Devrimi’nden etkilenmesini kolaylaştırmıştır. Bu iki büyük devrimin yarattığı sarsıcı rüzgâr tüm dünyayı olduğu gibi bizi de etkilemiştir. Doğu Avrupa’da ve özellikle Rusya’da devrim öncesinde güçlü bir halkçı hareket (Narodnik) vardır.

Altı Ok

1927’de “Cumhuriyetçilik”, “Halkçılık”, “Milliyetçilik” ve “Laiklik” CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsenmiştir. Sonraki yıllarda “Devletçilik” ve “Devrimcilik” ilkeleri de eklenerek Partinin ilkeleri altıya çıkarılmıştır. Bu tarihi gelişme, ilkelerin yaşanan pratiğin ihtiyaçlarından doğduğunu yani pratiğin teoriye dönüştüğünü kanıtlamaktadır. Altı Ok, ezilen bir milletin yaşaması ve ilerlemesi için tarihsel koşulların doğru bir biçimde okunmasıyla ortaya çıkmış bir üründür. Bu ilkeler, Kemalist Devrimin inşa sürecinde adım adım oluşuyor.

Altı Ok, yalnızca Türkiye Devrimin önderi olan partinin programı olarak kalmadı, 1937 yılında yapılan bir değişiklikle Anayasanın 2. Maddesine yazıldı. “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Laik, Devletçi ve Devrimcidir.” Fakat 27 Mayıs 1960 Devrimi’nden sonra Kurucu Meclis’in kabul ettiği 1961 Anayasası’na konmadı.

Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-3 adlı kitabında, Altı Ok’a ilişkin aşağıdaki önemli saptamaları yapıyor: “Altı Ok, 19. yüzyılın ortalarında, Tanzimat’a muhalefet eden Yeni Osmanlı hareketiyle başlayıp, Meşrutiyetlerden, Kemalist Devrimden, 27 Mayıs’tan geçerek 28 Şubatlara kadar uzanan Türkiye Devriminin programıdır. 150 yıllık bir devrimci pratik içinde billurlaşmıştır.

“Bu 150 yıla, 1940’ların kireçlenme dönemi ve 1950 sonrasındaki ‘Küçük Amerika’ süreci de dâhildir. Altı Ok, yalnız devrimci dönemlerde filizlenip gelişmemiş, aynı zamanda devrimin kireçlendiği ve yıkıma uğratıldığı süreçlerle de kanıtlanmıştır.

“Altı Ok, ulusal devrimci pratiğimizin ürünüdür; ancak aynı zamanda uluslararası bir programıdır. Hem kaynakları açısından, hem de geçerli olduğu alan nedeniyle dünyalıdır. Büyük Fransız Devrimi’nin yolunu izleyen bir devrim sürecinde oluşmuştur; ne var ki; kapitalizmin öncü ülkelerinden birinde değil, fakat bir ezilen dünya ülkesinde. Bu nedenle emperyalizme karşı mücadele ateşi içinde boy vermiş; ulusal bir kapitalizm geliştirebilmek için Fransız Devrimi’nden farklı olarak Halkçı, Devletçi bir gelişme yatağına girmiştir. Altı Ok, bu yönleriyle aynı zamanda 1917 Sovyet Devrimi’nden de esinlenmiş ve beslenmiştir.”

Bugün bütün dünyada ilerleyen, yükselen ülkelere bakınız, hepsi kendi koşullarında Altı Ok programına denk düşen bir uygulama içindedir.[9]

Altı Ok, Kemalizm’in uygulamadaki altı ilkesini ifade eder; Kemalizm’in özetidir de denebilir. Bu ilkelerin özü, halkçılıktır çünkü amaç halkın refahı ve mutluluğudur. Altı Ok’un iki ilkesi olan Halkçılık ve Devletçilik diğer okların desteklediği birbirini bütünleyen bir ikilidir. Devletçi ve planlı politikalar uygulanmadan bir devletin tam anlamıyla halkçı olması olanaklı değildir.

Devletçilik

Devletçilik ekonomik ve toplumsal yaşamda devletin doğrudan müdahalesi veya yönlendirmesidir. Devletçi dolayısıyla halkçı politikalardan, Kemalist Devrim’in başından itibaren etkili bir biçimde yararlanıldı. Böylece ülkenin ekonomik bağımsızlığını kazanma ve koruma doğrultusunda önemli adımlar atıldı. Aynı zamanda halkın bazı ekonomik, toplumsal sorunları çözüldü; eğitimin seviyesi, halkın refahı yükseltildi. Devletçi politikaların etkin bir biçimde kullanıldığı alanlar: sağlık, tarım, ulaştırma, sanayii, madenler ve eğitim hizmetleriydi… Tarımda Aşar vergisinin kaldırılması en önemli halkçı devletçi politikalardan biridir. Kurtuluş Savaşı’nın hemen ertesinde devletin en zayıf, vergiye en fazla ihtiyaç duyduğu koşullarda bu karar alınmıştır.

Eğitim alanında 3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile (Öğretim Birliği Yasası) tüm okullar Maarif Nezareti’ne bağlanmış ve çok başlılık sorunu ortadan kaldırılarak eğitim ve öğretimde ulusal anlamda bir bütünlük sağlanmıştır.

Atatürk hepimizin bildiği gibi bu ülkenin aynı zamanda Başöğretmeni’dir. Dil ve Yazı Devrimi, Millet Mektepleri, Halkevleri, Köy Enstitüleri… Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Üniversite Reformu, Çeşitli sağlık, bilim ve sanat kurumlarının kurulması… Yine hem devletçiliğin hem de halkçılığın en güzel örnekleridir. Bugün varlıklarıyla övündüğümüz iyi yetişmiş, birikimli insan kaynağımız, o yıllarda atılan temellerin ürünüdür.

Sıtma, verem, trahom, frengi, cüzzam, çiçek, çocuk felci gibi yaygın sağlık sorunları parasız, devletçi ve planlı uygulamalarla neredeyse yok edildi. Amaç sağlıklı toplum olduğu için koruyucu hekimlik başüstünde tutuluyordu. Bu yolda gereken tüm tedbirlere öncelik veriliyordu. (Hasta garantili dev hastaneler açılmıyordu. Hasta “müşteri” değildi.) Bu arada devrimci hekimlerimizin, öğretmenlerimizin yurdun her köşesinde gece-gündüz demeden zorlukları hiçe sayan fedakâr çabalarını da unutmamalıyız. Onlara minnettarız.

Atatürk açısından devletçilik, ekonomik bağımsızlığın temeli olmanın yanı sıra, Osmanlı’dan devralınan halkı, milletleştirmenin de bir aracıydı. Kurulan her fabrika ülkenin kalkınmasının yanı sıra kimseye avuç açmadan alın teriyle kazanılan gelir demekti. Ülkenin çeşitli bölgelerinde kurulan fabrikalar aynı zamanda aydınlanma ve milletleşme merkezleriydi.

Kimya Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarımda Kayseri ve Konya şeker fabrikalarında staj yaptığım için yaşayarak gördüm. Cumhuriyetin şeker fabrikaları yalnızca makinelerden ve binalardan oluşmuyordu, okulları, hastaneleri, sinema, spor salonları, diğer toplumsal tesisleriyle kurulduğu yörede insanları kültürel olarak eğitiyor, yaşamı: sanat, spor ve diğer toplumsal etkinliklerle güzelleştiriyordu. İnsanlara çağdaş yaşam olanakları sağlıyordu. Fabrikada çalışanlar arasında hem saygı hem de karşılıklı sevgi vardı. İş saatlerinde amir-memur-işçi ilişkisi, iş saatleri dışında arkadaşlığa, dostluğa dönüşüyordu.

Devletçilik konusunda araştırmalar yapan Yıldırım Koç, Aydınlık Gazetesi’nde, birçok araştırmacıdan farklı olarak Türkiye’de devletçilik uygulamalarının 1930’lu yıllarda değil, daha önce 1920’li yıllarda başladığını yazdı. “Bu anlayış, Mustafa Kemal Paşa’nın düşünce sistemi içinde başından itibaren vardı ve 1923 yılından itibaren uygulamaya konuldu. 1930’lu yıllarda bu anlayış ve uygulama daha da pekiştirildi. Bunun bir nedeni, Lozan Antlaşması’nda gümrüklere ilişkin bazı kısıtlamaların 1929 yılında sona ermesi ve 1929 Büyük Buhranı’nın yıkıcı etkisiydi. Ancak devletçilik uygulaması Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte başladı.” Onun yazılarından öğrendiğimize göre:

Daha İstiklal Savaşı sürerken, 1921 yılında, Ankara’da Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü oluşturuldu. 1926 yılında Kayaş Kapsül ve İmla Fabrikası kuruldu. Elmadağ Barut Fabrikası 1928 yılında Tekel tarafından kuruldu. Sağlık hizmetlerinin devletçilik anlayışıyla yürütülmesi 1920’li yılların ürünüdür. Eğitim de 1924 yılından itibaren devletçilik anlayışıyla yürütüldü. Yabancıların elindeki bazı limanlar 1920’li yıllarda devletleştirildi. Yabancı şirketler tarafından yapılıp işletilen demiryollarının devletleştirilmesi ve devlet kontrolü altında yeni demiryolu yapımına girişilmesi 1920’li yıllarda gerçekleştirildi.

Atatürk, Türkiye’de bir demir-çelik fabrikasının kurulmasına çok büyük önem veriyordu. İlk çelik fabrikası, Kırıkkale’de Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak faaliyete geçirildi. İktisat Vekâleti ilk olarak 1925 yılında bu konuda bir çalışma yaptı. 17 Mart 1926 tarihinde de Demir Sanayiinin Tesisine Dair Kanun (No.786) kabul edildi. Bu kanun, demir sanayiinin devlet tarafından kurulmasını öngörüyordu. [10]

Atatürk yönetiminde ülke olarak, dünyada mucize olarak adlandırılan toplumsal ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmiştik. 1930’ların on yılında, dünyanın en hızlı gelişen iki ülkesi Türkiye ve Sovyetler Birliği’ydi. Bu önemli atağın temelinde yatan tercihimiz, kendi gücümüze dayanarak devletçilik, halkçılık, planlama ve karma ekonomiyle kalkınmaydı. Tabii Sovyetler Birliği’nin, dostluğu ve desteği de unutulmamalı.

Tüm bu deneyimlerimizden olumlu olumsuz dersleri çıkararak yeniden Atatürk’ün gösterdiği yoldan tam bağımsız, devletçi, halkçı politikalarla üreten, hem kültürel hem de iktisadi olarak kalkınan bir Türkiye olmalıyız. Bunu başaracağımıza inanıyorum.

 


[1] Soysal, 1986, s. 224.

[2] Feyziye Özberk, Bilim ve Ütopya, İz Bırakanlar Dosyası, No: 256, Haziran 2015.

[3] Sadri Etem (Ertem), Türk İnkılâbının Karakterleri, Birinci Basım: 1933 Devlet Matbaası, İkinci Basım: Nisan 2007, Kaynak Yayınları, s. 101.

[4] TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. I, s. 340 vd.

[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (ASD), c. 1, s. 196.

[6] Yusuf Akçura, Türk Devriminin Programı, Kaynak Yayınları, 2. Basım: Aralık 2017, İstanbul, s. 75.

[7] Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın, 9 umde olarak bilinen, 8 Nisan 1923 tarihli seçim hakkındaki beyannamesi.

[8] Yusuf Akçura, Türk Devriminin Programı, Kaynak Yayınları, 2. Basım: Aralık 2017, İstanbul, s. 74.

[9] Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-3 /Altı Ok, Kaynak Yayınları, 5. Basım: Kasım 2014, İstanbul, s. 7,8 ve 12.

[10] Aydınlık gazetesi, 9,11, 12, 18 Aralık 2017.