fbpx "Kabul Ediyorum" | Ankara Havadis

"Kabul Ediyorum"

2. Mahmut’un, yönettiği devleti çağına taşımak için giriştiği yenileştirme eylemleri büyük öneme sahiptir. Tahta geçtikten sonra kendisi ile birlikte, sabahleyin evden çıkarken helalleşip akşam eve sağ döndüyse gericiliğe bir darbe indirmiş olduğunu bilen idarecilerden olmuş, aslında belki de Türk Devrimi bir abeceyse ilk harfi kendisi yazmıştır. Fransız Devriminin tüm dünyayı, dünyanın aslen Avrupa ve Asya’dan ibaret olduğu bir dönemdir bu, titrettiği zamanda 3. Selim ve sonrasında 2. Mahmut bu titreşimleri başarıyla duyumsamış yöneticilerdir. Ancak gericilik karşısında elde ettikleri kazanımlar daha pek çok uğrağa gereksinmiş, sonuç almak asırlık savaşımlardan sonra olanaklı olmuştur.

Sakarya Meydan Savaşının 22 gün süren muharebelerinin yaşandığı günleri de neredeyse bir asır sonra yaşadığımız bu günlerde aynı anda pek çok şeyi görmemiz ve özümsememiz tarihin bize dayattığı bir zorunluluktur. Bir kuvvet yığını bir başka kuvvet yığını ile çelişiyor, bunu başka yol kalmadığı için artık silahla çözmek zorunda kalıyorsa, akla belki de şu soru gelmelidir: neden? Neden birisiyle savaşmak zorunda kalınır?

Gazi Mustafa Kemal Paşa savaş konusunda “Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun  hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir” der.

Osmanlı Devletinin yaşadığı başarısızlıklar silsilesinin Cumhuriyet devrimi ile sona erdiğini biliyorsak da ne zaman başladığı tartışmalıdır. Bu tartışma şu an konumuz değil ama bu süreçte çokça savaşıldığı açık. Aslında çağdaş tarihimizin 2. Mahmut’un tahta çıkmasıyla başlaması gerektiğini çok sayıda uzman önermekte ve bu yerinde bir öneri. Bu çağda yer alan savaşlar da çoktur ve hepsi yenilgidir. Cephede kazanılsa bile masada yitirilmişlerdir. 93 Harbi, Yunan Harbi, Trablus, Yemen, Balkan, Dünya Savaşı etkilerini hala hissettiğimiz savaşlardır. Bu savaşların en önemli yanı, o savaşlarda savaşanlardır.

Sakarya Savaşına giderken kaçak sayısı büyüktür. O kaçaklar vatan haini alçak sürüsü namussuzlar değildir. İstiklal Mahkemeleri bu türde alçakları yargılamış ve hak ettikleri cezaları ikirciksiz vermiştir. İstiklal Savaşında idama çarptırılan (hepsi Kurtuluş Savaşımız sırasında da değil, diyelim Şeyh Sait isyanı ya da İzmir Suikastı, Menemen saldırısı da dahildir) kişi sayısı 3 binin biraz üstündedir. Yani Sakarya Savaşında kaçak sayısı çok değildir. O sırada Anadolu, belki 93 Harbi belki Yunan belki Trablus belki Balkan belki Dünya Savaşı nedeniyle; yenilgilerle bezgin, asırların yükünü taşımakla yorgundur. En azından Anadolu’nun bağrından on yıl önce askere alınmış kişi buralara geldiği zaman köyüne gidip anasını-babasını, eşini-yavuklusunu, tarlasını-tapanını gidip dünya gözüyle bir kere daha olsun görmek için birliğini terk etmiştir. Ancak ya ana-babasının ya eşinin-yavuklusunun ya tarlasının dayatmasıyla veya kendi bilinciyle dönüp mevzideki yerini almıştır. Bunlar, bugün sanki büyük ihanet içinde olmuş gibi kimilerince anılsa da insan ve vatanın fedaisi olduklarını kanıtlamış, büyük destanların konusu kişilerdir. Gittiler, geldiler ve azıkla destan yazan atalarının geleneğini sürdürüp yedi başlı ejderlerin hakkından geldiler. Elbette gelenekte hep olduğu gibi büyük komutanlarının idaresinde.

Ejderlerin de hasar vermediğini söyleyemeyiz. Diyelim Ağlama Gözlerin Mevla Kerimdir, On Beşli, Burası Muştur gibi nice türküler bu hasarı anlatır. Canlardan can, gözlerden müjgân kopmuş, ciğerler ateşe, yürekler köze düşmüştür. Polatlı’da Basrikale siperlerine kadar ateş düşmemiş ocak, bilenmemiş bilek kalmamıştır.

Basrikale’den Duatepe’ye başlayan ve Sakarya Meydan Savaşını zafere taşıyan taarruz yerinde yapılan anıt bize bilenen bu bileklerin, bu fedailerin ne yaptığı hakkında şunu söyler: “Duatepe, Viyana önlerinden başlayan 238 yıllık geri çekilmenin sona erdiği bir dönemeç, düşmanın Ege Denizine dökülünceye kadar kovalandığı, sonu aydınlık bir sürecin başlangıç noktasıdır.”

Ağustos zaferler ayı olmuştur bizim için. Bu zaferler ancak kavuşmak için elde edilebilirdi.

2. Mahmut ile başlayan ve yenilgilere maruz kalan çağdaşlaşma sürecimiz hep ayrılık, bezginlik, ölüm getirmiştir. Zaferin artık birleştirmek, dinçleştirmek, yaşatmak için yeni zaferlere ulaşması gerekmektedir.

Gazi Mustafa Kemal Paşa gibi bir deha bu konuya da hep kafa yormuş, bir yanıyla vatan uğruna yersiz, yurtsuz fedailerden birisidir o sırada. Hatta Büyük Millet Meclisinde kendisini bu yersiz-yurtsuzluğu kullanarak devre dışı bırakmaya çalışmış ahmaklar bile görülmüştür.

Ancak gelinen nokta artık birleştirme, dinçleştirme, yaşatma noktasıdır. “İçeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız devrimler” çağı başlamıştır. Emperyalizme karşı bağımsızlık ancak üreterek, çağdaşlaşarak kazanabilirdi. Devlet bir yandan üretimi örgütlerken bir yandan da emeği örgütlüyordu. Zaman ve ölçü düzenlemeleri gibi düzenlemelerle üretim örgütlenirken harf, kıyafet, seçme-seçilme gibi düzenlemelerle de emek örgütleniyordu. Dinçleştirme ve yaşatma bağlamında bunlar yapılırken birleştirme de aile anlamında bir yeni düzleme taşınıyordu.

Kadın ve erkek arasındaki ilişkiler üretimin ve emeğin örgütlenmesi, bunların şevke gelmesi için düzenleniyordu. Artık kadın ve erkek eşit olmalı, saygı, sevgi için birlik olmalıydı.

2. Mahmut döneminde başlatılan çağdaşlaşma adımları amacına ulaşmıştır artık. Aile kurup yürütmenin ekonomi, güvenlik, sağlık, eğitim, umut gibi bütün gerekleri artık karşılanmıştır.  İşte bütün bu tarihin görünümlerini, bugün Ankara’da Kurtuluş Parkı içinde hizmet veren Çankaya Belediyesi Vedat Dalokay Nikâh Salonu girişinde görebiliyoruz.

Türkiye, başkenti Ankara’da Selanik’ten, Diyarbakır’dan, Halep’ten, Erbil’den, Kazan’dan, Yozgat’tan, Edirne’den, Adana’dan, Malatya’dan gelip birleşmiş, aile kurmuş, çalışma şevkine ve dinçliğe, kurtarmak için canını ortaya koyduğu, en yakınını yitirdiği savaşları, savaşımları kazanarak geleceğe yelken açmıştır.

Kurtuluş Parkı’nın içinde, uğruna ortaya can konan vatanın nasıl yurtta ve dünyada barış yaratacağının adı konmuştur. O ad Vedat Dalokay Nikâh Salonudur. Başı dik, üreten, yurduna canını vermeyi göze alan barış için savaşanların anıtıdır o salon ve girişindeki kütükler.

Bugün aile kurmanın veya aileyi sürdürmenin bin bir güçlüğü olmasının ve boşanma kütüklerinin evlilik kütüklerinden ağır basmasının nedeni, belki de vatanın önceliğini yitirmesi, vatansız yapılabilecek çok şeyler olduğunun sanılmasıdır.

Vedat Dalokay’daki evlilik kütükleri bize, nasıl ki örgütsüz kişi ancak geveze olabiliyorsa vatansız insanın da çaresiz olacağını anlatıyor. Vatan çare, cumhuriyet kimsesizlerin kimsesi. Yani bu kütüklerde her bir vatandaşımızın ‘Kabul Ediyorum’ dediği onay aynı zamanda bu vatanı kimselere çiğnetmeme, vatanı namus bilme iradesidir.

Başka türlü olsa Sakarya Savaşı öncesi köyüne giden Mehmetçikler gelip de canlarını verirler miydi!