Tarihin Ve Doğanın Derinliklerinde Bir Kentin Tapusu

Ankara’nın nüfusuyla ilgili herkesin aşağı yukarı benzer sayıları dile getiren bir varsayımı vardır. Bu varsayımlar en büyük ilçeler olarak Çankaya, Keçiören der sıralar. Büyük yapıları ve içinde ne kadar kişi yaşadığından, bir iş hanında çalışanların kaç köy edeceğinden bahsederek emin ve kesin konuşurlar. Zaten tabelasında nüfusu az yazan ilçeler küçüktür, köyleriyse neredeyse insan barındırmaz. Ve hepsi yanılmaktadır.  

Ankara’da bin yıllar hala yaşamakta!

Tarihi kazanalar yazar ama tarihi yazanlar yalnız savaşanlar değildir. Bir durumda yaşamanın kendisi de yazılır ve tarih olur.

Cemil Söylemezoğlu, memuriyeti başlamadan önce Güdül’ün Salihler Köyünde uzun süre avcılık, çobanlık yaparken dağı taşı gezmiş, civarı avucunun içi gibi öğrenmiş. Taşlarda Türklerin izini süren Servet Somuncuoğlu’nun çalışmalarına dair bir programa rastladığında, görüntüdeki simgeler, harfler, çizimleri köyünün yakınındaki kayalıklarda gördüğünü fark etmiş. Çektiği fotoğrafları sosyal medyada paylaştıktan çok kısa bir süre sonra Somuncuoğlu kendisiyle bağlantıya geçmiş. Somuncuoğlu gelmiş, kayaları incelemiş, hemen belgesele girişmiş. https://www.youtube.com/watch?v=6uhGEx4T5h4&fbclid=IwAR3K5Av2HEE24sVDLjGyrICX6hHWojIA5VjDBseWg8Gn18LKA0gDVlVFdQY

Aynı konuyu kitap olarak da yayınlamış. Büyük özveriyle yürütülen bu çalışmayı Ankara ve Türk tarihine ilgi duyan herkese öneririz.

Gittiğimiz yer bir tarih, bir doğa değil. Uygarlığın doğuşunu adım adım izlerken sahibini de gurur ve hayranlıkla tanılayabildiğimiz bir yer. Tapusu kayalar üzerine Türk Milleti adına kaydedilmiş. Kim tarafından mı?

Türkler Anadolu’ya Malazgirt ile ya da Ahmet Yesevi’den el almış erenlerle girmedi. Bunlar ya daha önceden yola düşmüş atalarının yeni ocağına doğru yola çıktılar ya da bir ara geri dönüp yeniden geldiler. Ancak kayalar üzerindeki tekniklerin bir olasılık yontma taştan demir ya da tunç çağına doğru evrildiğini görmek bir geri dönüşten çok gelenlerin uygarlığı burada kurup geliştirdiğini gösteriyor. Neden bu kayalardaki resimleri Orta Asya ile bağlıyoruz? Çünkü yazı kazınması başladığı sırada kullanılan harfler Göktürkçe, yazı öncesi resimlerde vurgulanan, aşağıda ya da haberimizde örnekleri sunulan hayat ağacı at ve kam ise doğrudan bir bağ. Diyelim nehir, su anlamında kullanılan zikzak çizimini Çin’e kadar sürmek olanaklı. Bunları da yeter bulmayan okura, atalarımızın kayalara kazıdıklarıyla büyük şairimiz Nazım Hikmet’in dilimize kazıdığı aynı değil mi?

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan

                                         bu memleket, bizim.”

Ya da

Atlılar atlılar kızıl atlılar, 
atları rüzgâr kanatlılar! 
Atları rüzgâr kanat... 
Atları rüzgâr... 
Atları... 
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!”

Bu mısralardan da ikna olmayana ne söyleyebiliriz ki! Büyük Şair bilir miydi Ayaş’ın bir köyünde bir gece geçirirken bu kayaların gölgesinde uyuduğunu!

Yani Malazgirt buralara gelişimizi sağlamadı. Türklerin Anadolu’ya gelişi daha öncedir ama Malazgirt ile burada devlet kurma aşamasına geldik. Mantıklı olanı da zaten budur. Güdül’ün kayalarında hem bu bilgiyi çıkarıyoruz hem de Ankara’nın Cumhuriyetimizin ilanından epey önce keşfedilmiş bir yurt olduğunu anlıyoruz. Burada binlerce yıldır yaşamışız ve yaşantımızı, varlığımızı hiç çıkmasın diye kayalara kazımış, Güdül kayalarını kendimize tapu yapmışız. Ankara, o kayaların arasından filizlenip çıkmış bir ağaç, Cumhuriyet de en besleyici gıdası olmuş belli ki!

Cemil Söylemezoğlu köyünün dağlarında bin yıllarımızı bulmuş. Tarihin kanıtından daha büyük hazine herhalde olmaz. Ne ki kaya resimleri-yazıtları, definecilerin insafına terk edilmiş kurganları, değersiz taş sıfatında umursanmayan mezar taşlarıyla bize bin yılların birikimini taşıyan Salihler kayalıkları arkeologların, kamu kurumlarının ötesinde doğrudan o ataların torunlarının ilgisini bekliyor.

Ankaralılar olarak atalarımızın kalıtları yarına erişmemizin görevidir. Bu görevi tüm Ankara ile birlikte yerine getireceğiz.