fbpx "Türk'ün Ateşle İmtihanı" | Ankara Havadis

"Türk'ün Ateşle İmtihanı"

İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya birbirlerine ayak oyunları yapıp topraklarımızdan elde edecekleri kazançlarını artırma dolapları çevirirken Çanakkale geçilemeyip Rus Çarlığı tarihe karışırken ufak tefek bir kadın tarihimizde hem çağdaşlaşmanın hem emperyalizme karşı bağımsızlığın bayrağı olmaya doğru ilerliyordu.

Ergenekon Destanında dağdaki demir filizi eritilirken herhalde yine bir tür ateşle sınanıyorduk. Suda bile yanan Bizans ateşi de bizi sınamıştı. Çanakkale siperlerini cehenneme çeviren top ateşlerinin alevi de bizi sınadı.

Ağustos güneşi Polatlı ovasını neredeyse yakarken Sakarya Meydan Savaşı sırasında bir çeşme için dört gün süresince emperyalizmin piyonlarıyla çarpışmak zorunda kaldığımızda yine ateşle sınanıyorduk.

Halide Edip, Türk’ün kâğıt ve kalemle değil ancak ateşle sınanabileceğini görüp, düşman ateşi, Ağustos güneşi, cehennem topları ve dağ eriten alevleri bir sayıp belki de bugünün anlamıyla baktığımızda en güçlü başlığı vermişti anılarına.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Yunan Mezalimi Tetkik Komisyonunda birlikte aldıkları görev nedeniyle nasıl sınandığımızı Polatlı’nın köylerinden başlayarak İzmir’e kadar kendi gözleriyle gördü, bizlere nakletti. Türk’ün Ateşle imtihanı bu anıları veren çok değerli bir eser. Halide Edip’in ‘Ateşten Gömlek’ romanı ise bambaşka.

Bizi vatan aşkıyla yakan Ateşten Gömlek, İnönü Muharebeleri sonrası halkımızın Ankara Hükümetine ve Büyük Millet Meclisi Ordularına katılması, destek vermesini özendiren bir romandır. Aslında tam da Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde Gazi Paşa’nın çıkardığı Tekâlif-i Milliye Emirlerinin edebi halidir. O edebi hal, büyük olasılıkla, aynı zamanda büyük değerimiz Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” çalışmasının tarz ve içeriğinin esin kaynağı da olmuştur. İki savaş arasında halkın moral ve desteğini kazanmak için başçavuş rütbesine kadar yükselmiş ama onbaşı rütbesini sevmiş olan Halide Edip elli, yüz, beş yüz yıl sonrasını bile hesap eden büyük, kocaman ve şanlı süper devletlerin hesap edemediği ufak tefek bir kadındır. Canlarına ot tıkamıştır.

Ateşten Gömlek, Halide Edip’in Yakup Kadri’ye açık mektubuyla başlar. "Göçmüş bir harabe ile kanlar içinde doğan taze şeyi bu emsalsiz ve ıssız ‘dekor’ içinde göreceğini" bilir ve Anadolu'da varlık savaşına tanıklık ederken hem sanat hem millet görevini de şöylece dillendirir:

"Sakarya ve ordu hayatı bana roman yazmayı hayalen bile unutturmuş, beni almış götürmüştü. Sakarya arkadaşlarımın basit, fakat ilâhi meşakkatlerini ben de onlar kadar sade görüyor, Türk gençliğinin bu şaheserini, bütün güneş ve gölgesi içinde seyretmek saadetini kâfi addediyordum. Ankara’ya uzun bir izinle döndüğüm günlerde birdenbire eski zamanların roman yazmak hummasına tutuldum. Karşıma birdenbire çıkan Peyamiler, İhsanlar, Ayşeler bir çocuk ısrarıyla hikâyelerine ‘Ateşten Gömlek’ diyorlardı. Bu anut çocuklara bu ismi kullanmak doğru olamayacağını o kadar söyledim; o kadar başka isimler buldum; beni dinlemediler. İnsan, romanına koyduğu insan timsallerinin elinde esir olduğunu benim kadar siz de bilirsiniz. Biz onların yüzünü, ruhunu, hayatını biraz seçilir çizgilerle hazırlar hazırlamaz insanın elinden çıkıyorlar, istediklerini söylüyorlar ve yapıyorlar. Bunlara lâkırdı anlatamayınca yapılacak şey bu romanı kâğıt üzerine koymaktan sarfınazar etmekti. Sanat hayatının en hâkim ve heyecanlı bir emri bütün tabiat ve hilkat kendini ifade etmek isteyen kuvvetlerin inkişafından başka bir şey değil ki. Rodin’in en mükemmel mermer heykelini yaparken duyduğu güzel heyecanı, topraktan bebek yoğuran çocuk da duymuyor mu? Ben de eskiden itaate alıştığım bu kuvvete bir daha mağlup oldum. Çocuk gibi oturdum, iki ay emsalsiz bir heyecan içinde esasları tunçtan olan insanları çamurdan yoğurdum. İhtilâl ve isyan günlerinden beri koza, kurt, kelebek devirleri tetkik edilen mahlûkat gibi Sakarya silâh arkadaşlarımın ‘Ateşten Gömlek’te birkaç solgun aksini İstanbul, ihtilâl ve ordu günlerinden alıp kâğıt üstüne koymaya çalıştım. İstediğim gibi olmadığı için silâh arkadaşlarımdan af dilemek isterdim. Bize onlar ilham ettiler. Daha doğrusu, Karadağ Muharebesi’nde dağın ortasında ismini hiçbir zaman bilemeyeceğim yağız atlı bir zabitin dumanlar içinde kaybolup meydana çıkışı bana kocaman bir kalp hikâyesi tahayyül ettirdi. Eser Sakarya’nındır.

Halide Edip bir yandan bugün insanı sanattan, üretimden soğutan telif tutkunluğunu bağımsızlık ateşi içinde yok edip, bir ince anmaya yükseltirken diğer yandan doğduğumuzda üzerimizde duran kanı anımsatır.

Ordumuz Sakarya Nehrinin doğusuna çekilmişti. Gazi Paşa Tekalif-i Milliye Emirlerini, Halide Edip de ‘Ateşten Gömlek’ eserini yazıyordu. Polatlı’da patlayan Yunan toplarının alevi Meclis’ten duyumsanırken Ağustos güneşi muharebeyi kimi zaman çeşmeye indirgiyor, bir damla suya bütün muharebe kilitleniyordu.

Bugün, bu Ağustos günlerinde ekonominin alevinin sürekli harlandığından bahseden manşetleri okurken, Viyana kuşatmasından sonra başlayan geri çekilmenin bittiği Polatlı’da Basrikale siperlerinin karşısında hakim tepe olan Duatepe’deki Sakarya Anıtında Halide Edip’in Gazi Paşa’ya güven ve minnetle nasıl baktığını anımsayın.

Göreceksiniz ki Türk’ü imtihana çekecek alev hiç olmamıştır ve hiç olmayacaktır.